din kültürü | makaleler

Adnan Oktar, A9 Televizyonu’nda yaptığı programda, Ülke Tv’de katıldığım ve evrimi tartıştığımız programdan bahsetmiş. Oktar’ın “Evrim Teorisi’ni ispatlayacak tek bir fosil…” meydan okumasının komikliği ayrı bir yazı konusu olabilir. Özetle programda Adnan Oktar beni “helvacı kabağı gibi durdurduğunu” açıklarken, yanındaki hatunlar “inşallah hocam, maşallah hocam” diyorlar, Doğu Perinçek’le olan fotoğrafım “delil” olarak yayınlanıyor… İzlemek isteyenler, biraz sabırlı olmalı, zira esas bölüm, Adnan Oktar’ın Kolombiyalı hatuna bol bol itiraf edip, elleriyle kadayıf ve kestane şekeri yedirmesinden sonra başlıyor. Kedi canını senin…

yeni kitabımızın önsözünün bir bölümü…

“Taşla öldürme cezasının, takke giymenin, peygamberler adına haramlar uydurmanın, mezheplere bölünmenin, teferruatta kılı kırk yarmanın ve daha nice hurafenin Muhammed Peygamber’den yüzyıllar sonra hadisler yoluyla Yahudilerden ithal edildiğini biliyoruz. Pipilerin sünnet edilmesi de büyük olasılıkla hadis uydurma faaliyetlerinin durduğu dönemden sonra mezheplerin fıkıh kitapları yoluyla ithal edilmiştir.

Kuran’da hadis, sünnet, icma, ve selef gibi kelimelerin Kuran’daki kullanılışlarının kendisine ihanet edenleri ifşa eden müthiş birer gaybi haber olduklarını Mesaj adlı Kuran çevirimde delilleriyle tartışmış bulunuyorum. Kuran’da Allah’ın Sünneti (Allah’ın Yasası) olarak Allah’ın doğaya ve doğamıza koyduğu değişmez yasalar için kullanılan bir ifadeyi erkeklerin cinsel organlarını kesme işi için kullanarak anlamını tahrif ederek aşağılama şeytanlığını gösterenler Allah’ın yaratılışını değiştirme ile ilgili ayetin kapsamına girerler. Allah’ın sünnetine meydan okuyarak, sünnet kelimesini yaratılışı değiştirme eylemine isim olarak kullanmak müthiş bir ironidir.

Ben bu gerçekleri dile getirerek çocukların sünnet edilişine karşı çıkınca sünnetçilerden olumsuz tepki alıyorum. Kuran’a düzinelerce hadis ve mezhep kitaplarını ortak koşanların en yaygın itirazlarından biri cinsel organı kıl ile karıştırmaktan kaynaklanır: “Eğer P’yi sünnet etmek yanlışsa o zaman kılları traş etmek de yanlış olmalı” diye itiraz ederler.

Hem “P”si ve hem “K”si kesilmiş biri olarak bu itirazı kısaca cevaplamak istiyorum. Traş edilen nesne “K” ile sünnet edilen nesne “P” arasında birçok fark vardır. İşte birkaç tanesi:

1. K ölü hücrelerden oluşur; P ise diri.
2. K, kökü hariç, DNA içermez; P içerir.
3. K traştan sonra tekrar büyür; sünnet edilen P tekrar eski haline gelmez.
4. K’yi traş edeneler bunu sevap kazanmak için yapmaz; P’yi sünnetleyenler bunu sevap için; Allah adına peygamber adına yaparlar.
5. Normal olarak erkek çocuklar K’siz doğarlar; P’siz doğan erkek çocuklar ise anormaldir.
6. K kesilince kan akmaz; P kesilince akar.
7. K’yi kesmek genelde sakatlığa yol açmaz; P’si kesilenler bazan sakat kalabiliyor.
8. K kesilince acı duyulmaz; P kesilince acıdan dolayı bir süre ördek gibi yürünür.
9. K kesilince davul zurna eşliğinde şölen yapılmaz; P için mahallede yer yerinden oynatılır.
10. K ergenlik çağından sonra genelde kişinin öz iradesiyle kesilir; P ise genelde daha çocukken amcanın zoruyla kesilir.
11. Kutsallaştırılmış kişilere ait olduğuna inanılan kesilmiş K’ler bazan “Kıl-ı şerif” diye cam mahfazalarda merasimle öpülürek tapılır; kesik P’ler ise şişelerde “Pipi-yi Şerif” diye korunup merasimle öpülmez, tapılmaz.
12. K kesenlere berber; P kesenlere sünnetçi denir. K’yi kırk yarıp yüzlerce haram uyduran, Ramazan aylarında cam kavanozlarda korunan K’yi şerifleri öpen, ve K’yi P ile karıştıran mukallitlere de sünni denir.” (Edip Yüksel)

kaangoktas.net’ten eski bir yazı…

Gönderen: Kaan Goktas
Alıcı: protokol@diyanet.gov.tr, dinisleriyk@diyanet.gov.tr
Tarih: 28-04-2010 13:45:40

Bilim ve Alaştırma Vakfı’nın suç duyurusu ile Yazar Burak Özdemir’in Levh-i Mahfuz kitabına “Ayetleri aşağılamak ve dini değerleri alaya almak” iddiası ile dava açıldığını öğrenmiş bulunmaktayım. 06 Nisan 2010 tarihinde ise Vakit Gazetesi’nde çıkan bir haberde “Rezil Kitaba Diyanet’ten Sert Tepki”başlığıyla kurumunuz tarafından DEVAM EDEN BİR DAVAYA yapılan yorum ve dava konusu kitapla ilgili görüşlerinizi okudum.

Bu yorumların halkı yanlış yönlendirdiği ve yazarın can güvenliğini tehlikeye soktuğu açıktır. Bunun apaçık örneği de Vakit Gazetesi’nin yukarıda adı geçen haberi altındaki okuyucu yorumlarıdır. Kitabın kapağını bile açmamış insanlar, yazara ağza alınmadık küfürler ve ölüm tehditlerini yağdırıyorlar. Bütün bu tehdit, hakaret ve saldırıların sebebi aslında yazarın felsefesi, kaleme aldıkları ve düşünceleri değildir, Diyanet İşleri’nin verdiği “fetva”dır. Bunu onaylıyor musunuz?

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri YÜKSEK Kurulu Başkanı, yazarın “Bu kitap ‘inançsız’ bir elden çıkmadır.” sözlerini sığ bir mantıkla değerlendirerek yazarın Müslüman olmadığını ve tefsir yapamayacağını ifade etmiştir. Sorarım size; bunun Papa’nın aforoz etme yetkisinden ne farkı vardır? Söz sahibi, bu yetkiyi nereden almaktadır? Kuran ayetlerinin manalarını açıklama yetkisi ‘tekel’de midir? Benim Allah’ın kelamından ne anladığımı ifade etme hakkım yok mudur? Beni bundan kim alıkoyabilir?

Din adı altında, hurafelerle dolu ilmihaller için, “şu duayı bilmem kaç kere okursan şu olur” zırvalarının yer aldığı kitapların yazarları için de dava açılıyor mu acaba? O kitaplar insanı ancak dinden soğutur. Bugün İslam imajının gericilik ve şiddetle yan yana anılmasında Allah’ın ayetlerini ağızlarında evirip çevirerek kendi ideolojilerine alet eden “ulema”lar değil midir suçlu olan?

Yüzyıllardır kürsülerden insanlara din anlatıyorsunuz. Eseriniz ortada. Kimi neyle töhmet altında bırakıyorsunuz? Zekatı ticaret metası yaptınız, haccı ticaret metası yaptınız. 10 yıllık bir kontenjanı dolduracak kadar hacı topladınız. Onların kayıt paralarını bankalarda işletiyorsunuz. Görevlilere 20 kişiyi umreci kaydettirdiklerinde bedava umreye götürüp harcırah veriyorsunuz. 40 kişi yazdırırlarsa yanında birini bedava götürüp yine harcırah veriyorsunuz. Turizm şirketleri ve Dİyanet İşleri, daha çok umreci götürüp daha çok para kazanmak için yarışa girdiniz. Hacc ibadetini, fikir ve zikirdaşınız Suudi Arabistan Devleti ile kol kola girerek turistik gezi haline getirdiniz. Kurban ibadetini ticaret haline getirdiniz.

Şu andan itibaren size düşen, kitabın karşısında bile olsanız, yazarı ve okurlarını rahat bırakarak, din ve vicdan hürriyetine özde saygılı olduğunuzu göstermektir.

Saygılarımla.

Kaan Göktaş
İslam araştırmacısı - Yazar

kaangoktas.net’ten eski bir yazı…

hıyanet işleri başkanlığı’nın kuruluş ve görevlerine dair mevcut olan kanunun, bazı maddeleri, sessiz sedasız resmi gazete’de yayınlanarak değiştirildi. basında neredeyse hiç yer bulmayan, muhalefetin de iktidarın da dile getirmediği bu değişiklikle, hıyanet işleri başkanlığı’na “istediği kuran mushafını piyasadan toplatma ve imha etme” ile “internet sitesi kapattırma” yetkileri veriliyor.

kanunun metninden anladığım kadarıyla, bu yetki sadece arapça kuran mushafları, cüzleri ve hem arapça kuran hem meal içeren mushaflar ile multimedya alanındaki arapça ve mealli mushaflar için geçerli.

hıyanet işleri’nin bir kurulu, yayınevleri tarafından yayınlanan kuran mushaflarını denetleyecek, eksik veya yanlış varsa mahkeme kararı ile bunları toplatacak ve sonra imha edecek. eğer bunu yapan bir internet sitesi ise, kurul bir karar ile siteyi kapattırabilecek.

değişiklik ve bu yetki, az önce de dediğim gibi kuran’ın arapça orijinal metni için geçerli. her ne kadar “mealli kuran mushafları” da kanun kapsamında olsa da, “kıraat” ifadesinden arapça orijinal metnin denetime tabi olduğunu anlıyoruz.

yani türkçe meal ve tefsirler için tehlike yok. olsaydı edip yüksel’in, yaşar nuri öztürk’ün, muhammed esed’in, hakkı yılmaz’ın çevirileri, internet siteleri ayvayı yemişti…

lakin, “şimdilik” tehlike yok…

hıyanet işleri başkanlığı’nın her ne şartta olursa olsun kitap toplatma, imha etme, internet sitesi kapatma yetkisine sahip olması demek, ali kıran baş kesen rolüne soyunması hatta o gömleği giymesi demek…

bu yetki yarın yine sessiz sedasız değiştirilip, ufak bir ekleme ile “türkçe meal ve tefsirleri” ve hatta “bu konu üzerinde yazılmış kitapları” da kapsayabilir.

hıyanet işleri “yeşil komünistliğe” ilk adımını attı…

amaçları kendi çürümüş, hatalı ve islam düşmanı ideoloji ve “tek tip müslüman” prototiplerini oturtmak….

aklı başında tüm milletvekili, yargıç ve kamu görevlilerini göreve davet ediyorum!

kaangoktas.net’ ten eski bir yazı…

televizyonla fazla aram yok. ancak geceyarısından sonra, bilgisayar başındayken “gürültü” olsun diye açıyorum. genelde tercihim habertürk oluyor. çok sevdiğimden falan değil, o saatte tekdüze insan sesi fazla kafa yormuyor, dikkat dağıtmıyor. ancak ilgimi çeken bir şeyler duyarsam kulak kabartıyorum. geçen akşam da böyle oldu. “kuran, ayet…” kelimelerini duyunca kulaklarımı diktim… ezoterik sunuşlar üzerine kurulu bir programın (serdat turgut idi sunucularından biri…) konuğu… şu “meşhur” ömer çelakıl… hani “kuran’ın şifreleri” ile ortaya çıkan “müslüman” kabalacı… gerçi sanırım o zırvalarından pişman olmuş ya da “kehanetlerinin” bir bir elinde patladığını görünce kıvırma yolunu seçmiş ki, gelen bir kaç soruya ki, sorular “şu yıl kıyamet kopacak demiştiniz, bu yıl deprem olacak demiştiniz” gibi aslında kıvırmaya çok da müsait olmayan sorulardı, “esnek ve oynak” cevaplar vererek geçiştirdi… “efendim ben onu bir röportajımda söylemiştim, olacak dememiştim olabilir demiştim…” işi sosyete falcılığına dökersen, iyi atacaksın. tutturman şart, rezil olursun. tutturabileceğin şeyler söyle, ne bileyim “referandumda evet çıkacak” de… sonra “bildim” diye kasıl. ya da ihtimalleri azalt.. iki seçeneği olan şeylerden birini seç ki, işkembeden atttığın herze işkembeden tutsa bile övünmeye yüzün olsun. ya da nostradamus gibi yap… en temizi… sen “askeriyenin şifresi gibi” söyle laflarını, herkes başka türlü yorumlasın. bak vanga nine’ye, daha kopmadı üçüncü dünya savaşı… az kaldı, üç ay sonra yüzüne bakan olmaz vanga’nın.

tabi işin bu kısmı, üzerinde durmaya bile değmeyecek hadise aslında. bu işlere soyunup rezil olan tek yaş bakla o değil… kuran’da şifre ararsan, kuran seni rezil eder. kuran’da kehanet ararsan, aradıklarının içinde boğulursun. 1400 yıldır böyle olmuştur bu, böyle olacak.

“apaçık, mücmel, dosdoğru, kolay, anlaşılır” bir kitabı, ki tırnak içindeki ifadeler bizim değil, kuran’ın kendisini tarifi, bir şifre kitabına, bir falnameye çevirmeye kalkarsan, sonuçlarına katlanacaksın arkadaşım…

ancak işin daha vahim kısımları da var. akıl çelen çelakıl, bir insanın soyadı ile hayat tarzı bu kadar mı örtüşür, çok basit açıklamaları olan ama hepsi birer “mucize” olan ayetleri öyle bir çarpıttı ki… kuran’ın bahsettiği perde işte bu… zaten basit, çok basit ama aynı zamanda mucizevi bir ayeti çekiştirip, uzatıp, sündürüp onun içinden mucize çıkarmaya çalışanlar… gözlerine perde inmiş… perde de değil, perdeler…

gerçek tüm açıklığıyla önünde, saygı duyman gerekirken o gerçeğin içinden kendince “hikmetler” çıkarmaya çalışıyorsun…

örneğin, 39:42. ayet çok açık… “ALLAH ölümü anında nefsi (bilinci) alır; ölmeyenleri de uyku anında… Hakkında ölüm kararı verdiklerini tutar ve diğerlerini de belli bir süreye kadar salıp gönderir. Düşünen bir topluluk için bunda dersler ve işaretler vardır.”

kuran’da nefs kelimesinin anlamı tektir. nefs, “bilinç” demektir. sen kalkıp “nefs” kelimesine, “ruh” anlamı yüklemeye kalkar, bundan da “uykudayken ruh bedenden çıkıyor” mealini uydurursan… astral seyahat de yaptırırsın o ruha, öbür tarafa gönderip getirirsin de…

uyku anında bilincin kaybolduğunu söyleyen, basit ancak bir o kadar da “mucizevi” bir ayetten, zorlamayla başka “mucizeler” çıkarmaya çalışmak, gözlerindeki perdenin delilidir.

ilginç bir şey oldu yayın esnasında. o sırada bilgisayar açıktı önümde, kısa bir mail yazdım… okunmadı. tam o esnada, sunucu bayan gelen bir başka maili okudu… “atakan altınörs diyor ki…” efendim, atakan altınörs, kuzenim. dayımın oğlu. galatasaray üniversitesi’nde öğretim üyesi.. felsefe dalında uzman bir akademisyen. ailemizin bir diğer yazar üyesi… aynı anda kuzen de izliyor programı, benim takıldığım yere o da takılıyor, ikimiz de kendi “uzmanlık” alanlarımızdan soruyoruz, çel-akıl’a…

“madem uyku anında ruh bedenden ayrılıyor…” ile başlayan mükemmel bir soru… izlemeliydiniz o anı, soru okunurken çel-akıl’ın yüzünü ve veremediği cevabı…

benim soru okunmadı, “bu kadar yeter, hem davet et, hem rezil et olmaz” dediler herhalde… ertesi gün atakan ağabey’le görüştük, “haketmediği ünün altında eziliyor, bilmediği için rezil oluyor.” dedi ki, zaten koca yazının özetidir bu cümle…

bir de dipnot düşeyim, klasik tabirle “70 milyona” böbürlene böbürlene ilan ettiğin, “dünyada bir ilk” dediğin o web sitesi var ya çel-akıl… birincisi, onu çok daha önce mynet yaptı, ikincisi, blogger’la yaptığınız sözde arama motoru zaten çalışmıyor.

sevgiynen efendim…

kaangoktas.net’ teki eski bir yazıyı, temizlik esnasında buraya taşıdım.
“tecavüze uğrayan kadın, tecavüzcüsüyle evlensin.”

geçtiğimiz günlerde, bir grup hukukçunun önerisi ülke gündemine oturdu. sözde “mahkemelerdeki dava yükünü azaltmak” amacıyla öneri getiren hakimler, tecavüze uğrayan kadının tecavüzcüsüyle evlendirilmesini önerdi.

bu konuda fazla yorum yapmaya gerek yok, size sadece bir alıntı yapacağım :

“eğer bir adami nişanlı olmayan bir kıza tecavüz ederse, kızın babasına 50 şekel (817 gr.) gümüş verecek, kızı da kendisine karı olarak alacaktır.” (tevrat, tesniye 22:28)

görüldüğü gibi bu ayet, tevrat’tan alınmadır. bu çözüm, tevrat emri, yahudi adetidir.

sadece bu alıntı bile, bu fikri ortaya atanların kafa yapısını ortaya koymaya yetecektir.

melek şeytan fal büyü ahiret cenet ve kıyamet sözcüklerininanlamları araştır
Anonymous

peki.

Aslında ilk bakışta mantıksal bir imkansızlık olarak görünüyor faizsiz bankacılık. Zira bankaların para kazanma yöntemi neredeyse tamamen kredi olarak verdiği paralardan belli bir zaman sonra borç geri ödenirken aldığı faiz geliridir.

Peki faizsiz bankacılık nasıl oluyor? Hemen anlatayım.

Faizsiz bankacılığın normal bankacılıktan farkı kredi olarak kullanılan paranın mal alımı için kullanılacak olması. Şöyle açayım – siz gidip X İslami Finans Kuruluşu’ndan kredi aldığınız takdirde bu parayla ne yapacağınızı belirtmek ve satın alacağınız şeyin faturasını bankaya ibraz etmek zorundasınız. Çünkü banka size faizle borç para vermiyor, peşin parayla bir mal alıp size vadeyle satıyor. Buraya kadar mantıklı gibi görünüyor.

Peki aynı istekle Garanti Bankasına gittiğimizi varsayalım. Garanti Bankası faizle çalışan normal bir banka. Garanti Bankasına gidip kredi aldığınız takdirde X İslami Finans Kuruluşu’ndan tek farkı aldığınız parayla ne yaptığınızı bankanın bilmemesi. Ve bu sadece tüketici – bireysel destek kredileri için geçerli. Ev, araba alırken ya da iş kurarken banka her türlü bilgiyi gözden geçiriyor. Tıpkı X gibi.

Aslında her iki bankadan aldığınız parayla siz bir mal ya da hizmet satın alıyorsunuz ve her iki durumda da dilerseniz/gerekirse bunu bankaya ibraz edebiliyorsunuz. X’in tek farkı ibrazı zorunlu kılması. Garanti bireysel kredilerde parayla ne yaptığınızı umursamıyor.

Elbette aslında vade farkı olarak adlandırılan şey faizin ta kendisi. X de bugün verdiği parayı ileriki bir tarihte belli bir yüzde fazlasıyla geri alıyor, Garanti bankası da aynı şeyi yapıyor. Hatta ikisinin de faiz oranları hemen hemen aynı, çünkü X diğer bankalardan farklı değil ve piyasadaki kredi ürünleriyle arz talep dengesinde yer edinmek zorunda. Eğer vade farkı/faiz oranını diğer bankalardan aşağı çekerse likidite problemi olacak, yukarı çekerse de vade farkı/faiz işletebileceği borçlar veremeyecek.

Mortgage ürünlerini ele alalım. Garanti bankasında bir ev almak için başvurunuz yapıldıktan sonra eve bir eksper gelir, değer biçer, istediğiniz kredi miktarına belli oranda faiz uygulanır ve taksitlere bölünür.

X’de bir ev almak için başvurunuz yapıldıktan sonra eve bir eksper gelir, değer biçer, istediğiniz kredi miktarına belli oranda vade farkı uygulanır ve taksitlere bölünür.

Diğer bir deyişle vade farkı adı verilen şey faizin ta kendisidir. Eğer siz vadeyi uzatmak isterseniz ödeyeceğiniz fark da büyür. Aynen faiz gibi.

Faizsiz bankaların mevduat sahiplerine ödedikleri şeyin adı da kar payıdır. Faiz değil. Peki farklı mı?

Garanti bankasına para yatırdığınız takdirde banka belli bir faiz oranını belli bir süre sonra size ödemeyi taahhüt eder. X’de para yatırdığınızda banka size belli bir süre sonra bir kar payı ödemeyi taahhüt eder. Buradaki yegane fark, bankanın kazandığı para miktarına göre ödenen kar payının değişkenlik göstermesi. Yani bir nevi mevduat sahibini riske ortak ediyorlar. Ancak siz gidip X’e “benim paramın azalma ihtimali var mı?” diye sorarsanız hesap açtırmadan önce, alacağınız cevap “banka kredi verdiği kişilerden gerekirse teminat istiyor bu yüzden zarar etme olasılığı çok düşük”.

Tıpkı diğer bankalar gibi. Garanti de gerekirse teminat istiyor, hatta mortgagelarda ve araba alırken evi/arabayı ipotek etmek standart bir uygulama. Ödeyemezsen banka evi satıp kendi parasını kurtarıyor.

Diğer bankalar da X’in riskini taşıyorlar, Amerika’da daha geçtiğimiz sene yüzlerce ufak banka verdiği kredileri geri alamadığı için battı.

X’in faizle çalıştığına bir diğer kanıt da, aldığı mevduatlardaki risk faktörünü verdiği kredilere işletmemesi.

Yani, siz X’e mevduat yatırıyorsunuz ve Banka diyor ki, “sen benim riskime ortak ol, ben az kazanırsam sen de az kazan, ya da zarar edersem sen de et”. Ancak siz X’ten para alırken “ben bu parayı alıp mal almayı planlıyorum-iş yapmayı planlıyorum amma velakin ben bu alışverişten kar etmezsem, zarar edersem sen de benim zararıma ortak ol, yerine göre daha az vade farkı al” diyemiyorsunuz. Alınan vade farkı tıpkı normal bankalardaki faiz oranı gibi sabit.

Özetle, İslami Finans Kuruluşları, “faiz haramdır” diye düşünen kişilere bildiğimiz faizsiz bankacılık yapmanın güzel bir yolunu bulmuş gibi gözükse de esasen olan şey koskoca bir aldatmacadan ibaret. İslami Finans Kuruluşları da tıpkı diğer bankalar gibi mevduata (değişken faizli olsa bile) faiz ödüyor, verdiği kredilerden de vade farkı adı altında faiz topluyor.

Parasını İslami Finans Kuruluşlarında tutan inançlı kişiler de sadece kendini kandırıyor. Eğer faizin haram olduğunu düşünen bir Tanrı varsa onu kandıramadıklarını gözardı etmiş görünüyorlar.

edip yüksel geçtiğimiz hafta türkiye’deydi… önceki cumartesi günü, bakırköy sanatçılar derneği’nde bir söyleşi ve imza günü düzenledi. ben de bu söyleşiye katılacağımı duyurmuştum ancak sağlık sorunum nedeniyle kendisine eşlik edemedim. aslında özlemiştim edip’i, sık sık mailleşiyor, zaman zaman da telefonda konuşuyoruz ancak, yüz yüze görüşmeyeli iki yılı geçti…

üstelik kendisine, onda bile olmayan dört kitabını götürecektim. imzalaması için tabii, gerisin geri kütüphaneme geri dönmek üzere.

bir yazarın kendisinde bile bulunmayan, çok eski, az baskılı kitaplarına sahip olmanın ve o yazarı kıskandırmanın hazzını tadamadım.

edip, türkiye’deyken basında da isminden sıkça söz ettirdi. bunların en etkilisi, taraf gazetesi’ne verdiği röportaj oldu kuşkusuz. bu röportajdan sonra, babası molla sadrettin ve kardeşi metin’in bahisleri tekrar açıldı, hatta ve hatta diğer kardeşi müfit yüksel, basına bir açıklama yaparak “kardeşim hakkında ölüm fetvası verebilirim.” dedi.

evet, “kardeşim hakkında ölüm fetvası verebilirim…”

röportajdan benim ilgimi epey çeken cümleler oldu…

buhari’de muhammed peygamber’in cinsel hayatını anlatan hadisler için “peygamber’i dikizlemiş” demesi sarkastik ve vurucu bir örnek… “Peygamber size tuvalete nasıl gideceğinizi, kıçınızı nasıl yıkayacağınızı öğretmek için gönderilmedi.”…

“Biz Allah diyoruz ama peygamberin ismini tek başına söylersek hakaret sayılıyor. “Sallallahu aleyhi ve sellem” diyelim. Hatta o da yetmez “Hazret” diyelim, o da yetmez, “Kainatın efendisi” diyelim. Sanki Muhammed ismi kötü bir isimmiş gibi, haşa, “Muhammed” övülen demektir, hakaretmiş gibi “Sen niye hakaret ediyorsun” diyor.”

“benimle tartışın, annem babam, Müslüman diye Müslüman olacaksanız hiç Müslüman olmayın. Öyle Müslüman olamazsınız, olsanız olsanız mukallit (taklit yapan) maymun olursunuz.”

“Oğlum Yahya 5 yaşındayken ben eşimle namaz kılarken, geldi, ayakkabısıyla bize katılmak istedi. Annesi “Ayakkabını çıkar” dedi. “Niye” diye sorunca annesi “Allah öyle diyor” dedi. Yahya “ben Allah’ın öyle dediğini duymadım” dedi. Ben çok sevindim “Aferin oğlum, işitinceye kadar sen ayakkabıyla kıl” dedim.”

burada bir dipnot düşeyim; edip’in röportajında agnostikliklerinden bahsettikleri oğullarından yahya (yo-yo), “islami reform için kritik düşünceler” isimli kitapta kısa bir yazıyla, abd’de müslümanlara karşı duyulan önyargıyı ve kendisinin bunu kırmak için gerçekleştirdiği bireysel eylemden bahsederken de, beni gülümsetmişti…

ayrıca edip’in uyuşturucu kullanan vatandaşla ve sosyal devletle ilgili tespiti de etkileyici…

bakın, kardeşin kardeşi öldür(t)mesine neden olabilecek röportaj nasıl bir şeymiş :

“Siz İslam’da nasıl bir reform öneriyorsunuz?
Hadisle sünnetin reddedilmesi gerekiyor. Çünkü epistemolojik olarak, yöntem olarak tutarsız . “Kur’an yetersiz” dediğin noktada Kur’anla çelişirsin. Kur’an, kendisinin mufassal, detaylı olduğunu, Allahın kitabı olarak hidayet için yeterli olduğunu söylüyor.

Ayrıca hadisleri neye göre seçiyorsun? Diyor ki “Kur’an’a uygun hadisleri”. Güzel kardeşim, sen kafana göre Kur’an’a uygun zannettiklerini alıyorsun. Kur’ana uygunsa zaten, en güzel biçimde orada var. Aynı mantıkla Çin atasözlerinden de alabilirsin Marx’ın Kapital’inden de alabilirsin.

‘Mikrop’ diye nitelediğiniz hadislerden örnek verir misiniz?

Mesela Buhari mikrop dolu felaketli bir kitap. Peygamber cinsel sapık ona göre. Bir gecede 9 kadınla cinsi münasebet kuruyor. Bu hadisi rivayet eden kim? Peygamberi dikizlemiş. Bağışlayın beni bunu söylediğim için. Bir hadise göre peygamber 30 erkek gücündeymiş. E bu Kur’an’la çelişiyor. Kur’an diyor ki “De ki; ben de sizin gibi bir beşerim.” Bizim gibi beşer, superman değil, seks manyağı değil. Ama hadise göre 30 erkek gücünde 9 kadınla şeyediyor. Matematik de bilsen 30-9; 21 erkek gücü boşlukta kaldı, “onu ne yapıyor” diye sorarsın.

Öyle rezaletler var ki orada. Ey Sünniler, kıl bırakıyorsunuz peygamberin sünneti diye ağzınızı misvakla şeyediyorsunuz, tuvalete sol ayakla giriyorsunuz. Kıldan tüyden şeyleri din zannediyorsunuz. Kur’anla alakası yok, peygamberin mesajıyla alakası yok. Peygamber size tuvalete nasıl gideceğinizi, kıçınızı nasıl yıkayacağınızı öğretmek için gönderilmedi.

Peygamber, sizin gbi benim gibi sıradan bir insan mıydı?

Sıradan bir insan. Kur’an diyor ki “De ki ben de sizin gibi sıradan bir insanım.” Bir de şu var. Biz Allah diyoruz ama peygamberin ismini tek başına söylersek hakaret sayılıyor. “Sallallahu aleyhi ve sellem” diyelim. Hatta o da yetmez “Hazret” diyelim, o da yetmez, “Kainatın efendisi” diyelim. Sanki Muhammed ismi kötü bir isimmiş gibi, haşa, “Muhammed” övülen demektir, hakaretmiş gibi “Sen niye hakaret ediyorsun” diyor.

Sizin bir de Türkiye için anayasa taslağınız var. Irak için yapılmış bir taslaktan yola çıkarak hazırlamışsınız. Burada “Ahlakdışı olan yasadışı olmak zorunda değil, uyuşturucu da cezalandırılmamalı” diyorsunuz. İdeal toplumda uyuşturucu serbest mi olacak?

Kesinlikle… Ben Amerika’daki uyuşturucu yasağına da karşıyım. Hatta şöyle ilginç bir hikayem var. Uyuşturucudan tutuklu bir evsizin davasında jüri üyesi olmuştum. Polis parkta tuvalette, lavabonun orada kokain buluyor, ufak bir şey 363 mg. Bu adam yerdeki iki tüple çekiyormuş kokaini. Atmışlar içeri, birkaç ayı hapiste geçirmiş. Ben olaya baktım bu gariban adamın bütün yaptığı kendisini zehirlemek. Şimdi biz işimizi gücümüzü bıraktık 60 kişi geldik, dokuz jüri üyesinden birisi olabilmek için. 60 kişinin işi gücü kaç bin dolar eder. Mahkemede hakim var, para alıyor bunun asistanları var, avukatı var, savcı var, savcının yardımcısı var, gardiyan polisler var, şahitler var. Birsürü kişi bundan para alıyor. Üç gün süren birşey. Olay ne? Bir gariban adam kendini zehirliyor.

Siz ne dediniz jüride?

Ben “Bu ne biçim bir toplum, rezalet” dedim. O gece büyük sıkıntı yaşadım çünkü söz verdirdiler; yasaya uyacağım. Yasaya göre adamın cezalandırılması lazım. Ama ben “Ceza vermek yasaya sığmaz” dedim. Gariban adam sokaktayken açtı, biz sahip çıkmadık. Düştü, yardıma ihtiyacı oldu, umursamadık. Hastalandı umursamadık. Şimdi bu ada kendisini zehirliyor, hepimiz toplanıyoruz; bu adamı cezalandıracağız. O kadar da para harcıyoruz. Bu paranın ufak bir miktarını bu adama rehabilitasyona harcasak, daha önce eğitime harcasaydık, bu olmazdı. Dedim ki “Alkol de uyuşturucu, hatta daha tehlikeli. Birsürü insan sarhoş sürücüler yüzünden ölüyor, alkolü neden yasak etmiyorsunuz. Geçmişte yasak etmiştiniz baktınız ki olmuyor. Bu da aynı şekil, yasağın hiçbir etkisi yok.” İlk başta dokuzundan beşi “Suçluyu hemen cezalandıralım” diyordu, ben biraz konuşunca fikirler değişti, adamı salıverdik.

Eşcinsellerle ilgili düşünceniz ne?

Eşcinsellik eğer başkalarına dayatılmazsa, azgın bir şekilde başka insanlar rahatsız edilmezse, kişisel bir günah olarak kalır. Onların günahıdır.

Müdahale edilmez…

Tabii tabii… Toplum içerisinde onların fuhuşuna engel olunabilir.

Anayasada önerdiğiniz federal laik sistem var? Bu nedir?

Eyaletlere karşı Türkiye’de bir bölünme fobisi var. Halbuki Avrupa’da bazı ülkeler ve Amerika eyalet sistemiyle çalışır. Bu sitemde insanlar ülke sınırları içinde bazı temel prensipleri, ortak paydayı kabul ediyorlar, bir anayasa yapıyorlar. Ama o çerçeve içinde her eyalet kendisi farklı yasalar geliştirebilir. Anayasa çok detaylı değildir. Kaliforniya uyuşturucuya izin verebilir, Arizona vermeyebilir. Utah çok eşliliğe izin verebilir, öbür taraf vermeyebilir. Böyle bir serbesti neden olmasın? Eğer bir grup şeriat dedikleri şeye inanıyorlarsa bunlar kendi şehirlerinde onu uygulasınlar eğer cehennem yaratacaklarsa kendilerine yaratsınlar. Sonra yandakine bakacaklar ki orası özgür, burası cehennem. “Ulan biz şeriat diye cehenneme yarattık bunu değiştirelim” diyecekler.

Biz eyalet sistemine hep etnisite açısından bakıyorduk. Siz şimdi buna din perspektifi getiriyorsunuz..

Hem din hem ırk her şey giriyor içine, hem farklı kültür, farklı dini tolerans ve dini kaygılar… Niye hep uygun adımla marş yapalım? Eyaletlerin büyük yararı şu, bir eyalette bir yasa çıktı. eğer orada başarılıysa diğer eyaletler de uygular. Yani bölge bölge, deneme imkanı sağlar. Aynı zamanda toplum içindeki stresi azaltır. Güzel kardeşim, sen çarşaflı yaşamak istiyorsan bu eyalette çarşaflı yaşa, öbür eyaletteki başka türlü yaşasın…

Anayasa ne kadar süre yürülükte kalacak?

Bu anayasa 19 yıl boyunca geçerli olacak 19 yıl sonra kendisini lagvedecek. Yeni nesil isterse bu anayasayı aynen kabul edebilir, isterse kendileri anaysa yapabilir ama yeniden bir anayasa oylaması lazım. Niye birkaç kuşak benim kuşağımın yaptığı anayasaya mahkum olsun ve onu değiştirmek o kadar zor olsun? Otaomatik olarak bitsin bir kuşakla… 19-20 yıl veya 40 yıl sonra otomatik olarak yeni anayasa tartışmaları olsun…

Siz Fethullah Gülen cemaatini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İyi robotlar belki iyidir 10 sene. Ama sonra bir başkası düğmeye basınca o robotlar kötüye de dönüşebilir.

Ben Allah’a inanç konusunda zerre şüphesi olmayan bir felsefeciyim. Buna rağmen dindar değilim, gözlerimi kapayıp bir şeye inanmıyorum.

Eğer bir grup insan iyi araştırmadan sorgulamadan belli yurtlarla, okullarla çocukluktan beri bir şeye şartlanıyorsa o robottur. Genellikle iyi bir robottur, ama kendi özgür iradesini sürekli kullanmadığı için ve başkasının sepetine koyduğu için kullanılmaya müsaittir. Sadece Gülen cemaatinde değil, bütün tarikatların durumu o.

Tarikat olunca özgür iradeler kapıda bırakılıyor?

Gayet tabii. Şeyh ne diyorsa o olur. Ama Fethullah’a hakkını vermek lazım, diğer şeyhler gibi makro management (yönetim) yapmıyor, diğerleri insanların en ufak şeylerine bile müdahale ediyor. Ama benim endişem şu. Bu adam kötü bir insandır demiyorum, bu kadar etkin bir insan sorgulanmıyor, tutup da bir tartışma ortamına girmiyor. Bu tehlikeli bir şey. Sorgulanamayan şey sadece Allah’tır. Onun dışında her şey sorgulanmalıdır, peygamber bile… Ben görüyorum ki bir insan her türlü şeyden uzak, müridlerle çevrili ve alabildiğine abartılıyor ve o insan alabildiğine güç kazanıyor.

İran devrimine ben katıldım. Onların sloganaları “İstiklal, azadi, hükümeti islami”ydi; “bağımsızlık özgürlük ve İslami hükümet”. Sonra düğmeye basıldı, tersine çevrildi. Çünkü rasyonel değildi. Afganistan örneğini görüyoruz. Suudi Arabistan’ı görüyoruz. Bir devlet işine din adamları karıştığı vakit, devlet içine sızdığı vakit sonuç hayırlı değil. Bugün bir Sünni “Ben şeriatı getireceğim” diyor, kafasında o hayal var. Benim endişem bu, umarım gereksiz bir endişedir.

Anneniz için “diri diri kara çarşafa gömüldü” diyorsunuz. Çok sert değil mi bu ifade?

Çin’de kadınların ayakları demirden ayakkabıya sokulup büyümesi engellenirdi. Anneler de bunu kabul ederdi, kız çocuklarına yapılan zulme anneler de katılırdı. Yani bir kadının kendi isteğiyle kapanması var ama uzaktan bakınca çocukluktan beri bir beyin yıkama var. En sıcak mevsimde düşünün ki, ben bu halde terliyorum. Bu kadının iç elbisesi var onun üzerinde çarşaf var, çarsafın rengi de sarı değil ,beyaz değil, simsiyah… Güneş ışıklarını çekiyor. Dünyada cehennemi yaşıyor. Onun ötesinde, bireysel alanı daraltılıyor, tümüyle başka bir insan tarafından sahipleniliyor. Sosyal hayatta iyice soyutlanıyor. Tabii başörtülü kesim bunu aştı, onlar biraz farklı.

Bir kadın kendi özgür iradesiyle çarşaf giyemez mi?

Doğru öyle de olabilir, ama eğer bir kadın Allahın emri diye bunu yapıyorsa, ben de aynı kitaba inanıyorum bunu tartışabilmeliyiz. Çocuklara gelince, toplumun onları belli bir seviyede koruması lazım. Ben sünnet konusunda çocukların korunması gerektiğine inanıyorum. Sünnet gereksiz bir ameliyat. O çocuğun daha dini belli değil, Sünni olmaya karar vermemiş ki, niye çükünü kesiyorsun ? Ne Kur’an’da var ne de hadiste. Yahudilikten geçmiş bir hikaye.

Siz çocuklarınızı sünnet ettirdiniz mi?

Ben büyük bir hata yaptım. Hadisi sünneti reddetmiştim. Ama Amerika’da Yahudi etkisi var ya, sünnet bir hayli yaygınlaşmış, sünnet edelim dediler, ben de galiba unuttum yani, hemen yaptılar.

İkisi de mi?

İkisi de…

Kaç yaş var aralarında?

Dört. İkisinden sonra uyandım, nedense… O zaman beynim durmuş.

ÇOCUKLARI AGNOSTİK

Çocuklarınız “Tanrı var mı bilemeyiz biz agnostiğiz” diyormuş, öyle mi?

Öyle… Ben çocuklarımı kritik düşünceyle yetiştirdim. Dedim ki benimle tartışın, annem babam, Müslüman diye Müslüman olacaksanız hiç Müslüman olmayın. Öyle Müslüman olamazsınız, olsanız olsanız mukallit (taklit yapan) maymun olursunuz.

Onlara dini öğrettiniz mi? Namazı, duayı, Allah’ı ?

Yok. Ben felsefeciyim, Müslümanım, mukallit değilim. Oğlum Yahya 5 yaşındayken ben eşimle namaz kılarken, geldi, ayakkabısıyla bize katılmak istedi. Annesi “Ayakkabını çıkar” dedi. “Niye” diye sorunca annesi “Allah öyle diyor” dedi. Yahya “ben Allah’ın öyle dediğini duymadım” dedi. Ben çok sevindim “Aferin oğlum, işitinceye kadar sen ayakkabıyla kıl” dedim.

Sonra işitti mi Allah’ın sözünü?

Hala sorgulama döneminde. Çok güzel. Biri 20 diğeri 17 yaşında. İkisi de namaz kılmıyor, oruç tutmuyor. İnşallah yaparlar, ama onların seçimi ben zorlayamamam.

Babanızla ilişkinizi düşününce, bu durum özel olarak anlam kazanıyor.

Tabii… Ben babamın tavrını tümüyle yanlış buldum despotik bir ilişkiydi. Böyle bir ilişki hem Kur’an’a göre hem de insanı olarak yanlış. Allah bizi birey olarak yarattı ben baba olarak ona söylerim ama sonunda onun kararıdır.

Size göre Mustafa Kemal’in hayatında da 19 mucizesi var. Nedir bu mucize?

Müthiş bir şey, basit bir şey değil. Atatürk 19. fırkanın komutanlığını yapıyor 1881’de doğuyor, 19’un tam katı. 57.tümenin ya da tugayın, 38. alayın komutanlığını yapıyor. Bu bana Atatürk’ün tarihi olarak önemli bir insan olduğunu gösteriyor. Allah bunu hayatında gösteriyor. 19’un varlığına dikkat çekiyor. 19 illahi, ilginç bir şey.

Siz kendinizin de işaretli olduğunuzu söylüyorsunuz

Gayet tabii. Mesela hiç haberim yoktu Kur’an’da 19 mucizesi olduğundan Akıncılar teşkilatında 19 diye bir örgüt kurdum. Öyle olaylar oldu ki ben yıllar önce söyledim gerçekleşeceğini ve öyle oldu.

KİMDİR?

Bitlisli bir Kürt olan Edip Yüksel, 1957’de önemli bir dini şahsiyet olan Molla Sadrettin’in oğlu olarak doğdu. Sekiz yaşındayken ailesiyle beraber İstanbul’a göçen Yüksel, İmam Hatip Lisesi’nde okudu. Akıncılar Teşkilatında çalıştı. İslamcı çevrelerin Deniz Gezmiş’i diye tabir edilen kardeşi Metin Yüksel, bir suikast sonucu öldürüldü. ‘Laiklik karşıtı’ faaliyetleri nedeniyle dört yılını cezaevinde geçiren Yüksel, Reşad Halife’nin bulduğunu iddia ettiği Kuran’daki 19 Mucizesi’yle 1980’de tanıştı. Bu tezde Kur’an’ın 19 rakamı temelinde bir sistemle yazılmış olduğu öne sürülüyordu. Mısır doğumlu Amerika’da yaşayan bir biyokimyacı olan Reşad Halife’yle sürdürdüğü mektuplaşmaların sonucunda Yüksel “dini yalnızca Allah’a özgülemeye” karar verdi. Yıl 1986’ydı. Hadis ve sünneti reddetti. Bu arada babası tarafından mürted (dinden dönen) ilan edilen Yüksel ölümle tehdit edildi. 1989 yılında ABD’ye kendi ifadesiyle “hicret etti Reşad Halife’nin yanına gitti. Amerika’da önce felsefe okuyup, sonra hukuk doktorası yapan Yüksel halen orada yaşıyor.”

taraf gazetesi - edip yüksel röportajı
nikahın dinisi-dinsizi olmaz…

“imam nikahı” ya da genel olarak “evlilik” konusuyla ilgili çok soru geliyor. gerek site üzerinden, gerek ikili sohbetlerimde, yeri gelince bu sorular yöneltiliyor, ben de açıklıyorum.

gerçi artık bu konu, benim gözümde de, toplumun genel bakışında da “tartışma dışı” daha doğrusu, cevabı alınıp “gündemden düşmüş” durumda… ancak yine de sorulara genel bir cevap vermek gerekiyor.

meşhur hıyanet işleri bile, geçtiğimiz aylarda bir açıklamayla “dini nikah” olayında “malumun ilamına” imza attı ve gerçekleri söylemek zorunda kaldı.

en son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim yine ve sonra kısa bir de açıklama yapalım.

nikahın “dinisi - resmisi” , “dinisi - dinsizi” olmaz. nikah nikahtır. uygun şartlar altında kıyılan her nikah, dinen geçerlidir.

kuran’da “imamlık” mesleği olmadığı gibi “imam nikahı” diye bir şey de geçmez.

kuran, içinde nikah/evlilik ve türdeşi kelimelerin geçtiği yirmiye yakın ayette, evlenilebilcek kadınları/erkekleri, evlenilmeyecek kişileri, evlenmeye teşviği, evlenmenin nasıl sonlandırılacağını, iddet (bekleme) süresini ve bir çok konuyu detaylandırırken, nikahın nasıl kıyılması gerektiğinden bahsetmez.

çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, kuran tüm çağlara ve tüm insanlara aynı anda hitap eder. kuran genel yasakları ve emirleri verir, bunların dışındaki konuları toplumların örf ve adetlerine, geleneklerine ve yasalarına, çağın şartlarına bırakır.

kuran, gelenek ve örf-adetlere bırakılmış hususlarda, ancak bozulma varsa müdahale eder. buna en büyük örnek namaz ibadetidir. namaz ibrahim peygamber’den bu yana kılındığı için, kuran indirildiği dönemde, arap yarımadasında da bilinen ve uygulanan bir ibadetti. ancak zaman içinde namazın kılınış şekli başta olmak üzere bazı kısım ve detaylarında tahrifatlar meydana gelmişti. işte kuran, namazdaki bu bozulmaları düzeltmiş ancak namazın nasıl kılınacağını, zaten bilinegeldiği için en baştan tarif etmemiştir.

nikah/evlilik konusu da böyledir. kuran evlilik konusunda bozulan, tahrif edilen, yanlış uygulanan kısımları düzeltir ve emir/yasaklarını yineler, ancak nikahın nasıl olacağını anlatmaz.

kuran indirildiği çağda, arap yarımadasında evlilikler belli şartlara bağlıydı. kuran indirilmeye başlandığında, başta peygamberimiz olmak üzere ilk müslümanlar da, daha sonra takip eden müslümanlar da bu şartları uygulamıştır.

temelde nikahın üç temel şartı vardır : rıza, ilan ve güvence.

rıza, evlenecek kişilerin öncelikle kendilerinin, sonra ailelerinin evlilik akdine rıza göstermeleri şartıdır. birbiriyle evlenecek kişilerin ikisi de, bu evliliği kendi rızalarıyla ve gönüllü olarak yapmak zorundadır. yine tarafların aileleri de, bu evliliğe rıza göstermelidir. ancak öncelik, evlenecek kişilerin rızasındadır.

ilan, evlilik işleminin duyurulması, gizli-saklı yapılmamasıdır. bu duyuru ile evlilik ilişkisi, toplum gözünde de meşrulaşır ve doğacak çocukların nesebi açıkça bilinir.

güvence ise, kuran’da ısrarla bildirilen ve vurgulanan bir şarttır. “mehir” de denilen güvence, evlilik anlaşması sırasında, erkeğin, olası bir boşanma/ölüm halinde dul kalacak olan eşe sunacağı maddi unsurdur.

bu üç şartın haricinde, nikah camide kıyılır, iki şahitle kıyılır, imam ya da bu görevi üstlenecek bir erkek kıyar, nikahta şu dua okunur gibi hiç bir unsur kuran’da geçmemiştir.

bunun sebebi, az önce değindiğimiz gibi, kuran’da bir çok örnekte olduğu üzere, bu tip konuların örf, adet, gelenek, yasalar ve çağın şartlarına bırakılmasıdır.

günümüzde, türkiye cumhuriyeti yasalarına göre nikahı, bu iş için görevlendirilmiş resmi devlet memurları kıyar ve kayıt altına geçirir.

bu şekilde kıyılan nikahta, çiftlerin açıkça sorulan “… kabul ediyor musunuz?” sorusuna “evet” cevabı vermeleri “rıza” şartının yerine getirilmesidir. yapılan düğün, nişan, nikah vs tipi merasimler, davetler, bastırılan davetiyeler, en kötü şartta dahi bulunan minimum iki şahit ve devletin kayıtlarına nikah işleminin geçirilmesi, bunun nüfus cüzdanlarında, bilgisayar kayıtlarında vs. geçmesi “ilan” şartını yerine getirir. yine düğünde takılan takılar, gelen hediyeler, en basitinden çiftlerin taktığı alyanslar ya da yine en kötü ihtimalle, yasalarımızın sunduğu “mal birliği, mal paylaşımı, mal ayrılığı” hakları yani medeni haklar ve dul kalan eşin ölen eşinin sosyal güvencesinden yararlanabilmesi, boşanma işleminde hakimce hükmedilen tazminat ve nafaka da “güvence” şartını yerine getirir.

bu şekilde kıyılan, normal prosedürde bir nikah, dinen de geçerlidir. ayrıca imam nikahı, dini nikah gibi isimlerle bir nikah da kıyılması gereksiz olduğu kadar, din dışıdır da.

Sormak için sormak…

“merhaba,şu soru kafama takılıyor, kuran bütün insanlığa inmiş evrensel bir hitap, madem öyle , oruç kısmında , kutuplara yakın bölgelerdeki inananlar ”vakit için” neden arabistan bölgesine bakıpta ibadet etmek durumunda kalıyorlar? kendilerine göre kılacaklar ise neden kuran güneşin hareketlerine göre vakit tayin ediyor? saygılarımla…”

Çağımızın en büyük İslam düşünür / bilginlerinden Edip Yüksel, İlginç Sorular isimli kitabının Ozan Yayıncılık tarafından basılan versiyonunda, bu gibi “sorulara” giriş kısmında değinir…

Evet insan dini konularda merak ettiklerini, kafasına takılanları, yanıt bulamadıklarını sormalı, araştırmalı, bulduğu tek cevapla tatmin olmayıp üstelemeli, cevaplardan yeni sorular aramalı… Kısacası Kuran’ın ikiyüzden fazla tekrar ettiği biçimde “aklını kullanmalı”…

Ancak bu konudaki sorularında, merakında, araştırmalarında “samimi” olmalı. Gerçekten merak eden, araştıran, akıl yürüten bir insanın samimi merak duygusuyla yönelttiği sorular ile sadece “soru” olsun diye sorulan art niyetli sorular farklıdır. Ve Kuran, bu ikinci tip soruları eleştirmiştir…

“Hani, Musa halkına: “ALLAH bir düve boğazlamanızı emrediyor,” demişti. Bizimle alay mı ediyorsun,” deyince de “Cahilce davranmaktan ALLAH’a sığınırım,” dedi. / “Bizim için Rabbini çağır da onun niteliğini bize açıklasın,” dediler. “O diyor ki, o ne yaşlı ne genç, ikisinin ortasında bir düvedir. Size emredileni yapın,” dedi. / “Bizim için Rabbini çağır da onun rengini de açıklasın,” dedi ki: “O diyor ki, o rengi parlak sarı bir düvedir, bakanların içini açar,” dediler. / “Bizim için Rabbini çağır da, onun niteliğini bize daha da açıklasın. Çünkü düveler bizce birbirine benziyor. ALLAH dilerse yolu buluruz,” dediler. / “O diyor ki, o düve yeri sürüp ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir düvedir,” dedi. “İşte şimdi gerçeği getirdin!,” diyerek sonunda düveyi boğazladılar; az kalsın bunu yapmayacaklardı.” (2:67-71)

Tevrat’ın Sayılar kitabının 19’uncu Suresinde geçen bu olayın burada aktarılmasıyla, Yahudilerin düştükleri hataları tekrarlamamamız istenir. Ne var ki müslümanlar aynı hataları işlediler. Allah’ın açıklamasını yeterli bulmayıp gereksiz detaylarla ilgili binlerce soru sordular ve peygamberin ölümünden sonra o sorulara cevap olarak hadis, sünnet ve fıkıh kitapları oluşturdular. Bu kitaplar, tırnağın nasıl kesileceğinden, tuvalete hangi ayakla girileceğine kadar uygulanması olanaksız binlerce kural ve haram icat ederek, Allah’ın dinini falanın filanın mezhebi haline dönüştürdüler. İçinde birçok konunun açıklandığı Kuran’ın en uzun suresine “Düve” isminin verilmesiyle dinde yozlaşma ve dejenerasyonu başlatan eğilime dikkatimiz çekilmektedir. İneklik edip ineğin altında buzağı arayan Yahudi din adamlarını eleştiren bu ayetler Hadis, Sünnet yoluyla yahudileşen mezhepçi din adamlarını da eleştirir.

Allah’ın Kuran’da eleştirdiği sorular, sırf “soru” sormak için sorulan “maksatlı” sorulardır. Kuran’da ikiyüzden fazla yerde “aklınızı kullanın” diyen, “akıl edin”, “düşünün” , “ibret alın” diyen Allah, tabi ki samimi, öğrenme, akıl etme, aydınlanma maksatlı soruları ve çabaları bu eleştirinin dışında tutar hatta teşvik eder :

” … Bilmiyorsanız uzmanlara sorunuz.” (21:7)

Ben de her “fikir ve bilgi sahibi” gibi, fikrimin ve bilgimin olduğu konularda bir çok sorular almaktayım… Okuyucularımın büyük kısmından, gerek eleştirel bazda, gerekse sadece merak ettiklerini öğrenmek adına, gerekse “yanlış bildiklerini” düzeltmek amacıyla çok güzel, çok ilginç sorular almaktayım. Ancak bazen de, bazı kişilerden gülünç ve ilginç sorular gelebiliyor.

“Soru sorma” kavramının, tanımının köküne iner ve analiz edersek, aslında “soru” denilen gramatik ifade biçiminin “nötr” olduğunu, olması gerektiğini görürüz. Soru, “doğru” veya “yanlış” diye nitelendirilebilecek önermeler içermez, içermemelidir. Ancak kimi zaman öyle sorular gelir ki, sorunun kendisi bilgi edinme amaçlı değil, bizzat bir önerme taşımakta ve bunu doğrulatma amacı gütmektedir.

Yukarıdaki sorular gibi sorular sıkça tekrarlanır, dillere pelesenk olur. Soru sahibi, bu sorunun bir tuzak olduğunu, karşısındakini ters köşeye yatıracağını, şaşırtacağını, afallatacağını düşünür ve bundan üzeri kapalı bir zevk alır. Amacı bir şey öğrenmek değildir, zira sorduğu soruya “mantıklı” bir yanıt verdiğinizde tatmin olmaz, kaçış yolları arar. Onun bu soruyu sormakla istediği sizden sorunun soruluş mantığına uygun bir yanıt vermeniz daha doğrusu içindeki gizli önermeyi desteklemenizdir.

Bu gibi soruları bir kaç başlıkta ayırabiliriz :

1- Tutarsız sorular : “Allah’ı kim yarattı?” , “Allah kendisinin yıkamayacağı bir duvar / kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi?” gibi sorular kendi içlerinde çelişkili olmasına rağmen, düz mantıkla bakıldığında bir paradoks, bir fasid daire gibi gözükür ve soran kişiye zevk verir.
2- Komik sorular : Bu soruların bir çoğu aslında iyi niyetli olsa da, bilgi eksikliğinden daha doğrusu temel kavram eksikliğinden kaynaklandığı için komiktir. “Banyoda abdest bozmak doğacak çocuğun geri zekalı olmasına yer açar mı?” gibisinden bir soru karşıdakini güldürür. Ancak soranın espri yapmadığını, cidden bu konuyu merak ettiğini fark ettiğinizde gülümsemeniz ağzınızda donakalır.
3- Artniyetli sorular : “Kutuplarda nasıl namaz kılınır? Nasıl oruç tutulur?” gibi sorular İslam’ı sözde küçük düşürmek, “eksikliğini” ortaya koymak amacıyla üretilmiş maksatlı sorulardır. Tropikal iklimde yaşadığı halde hayatında bir kere bile namaz kılmamış bir insanın kutuplarda nasıl namaz kılınacağını merak etmesi başka neyle açıklanabilir? Müslümanların cevap veremeyeceklerini umdukları bu sorularla çevresine hava atmaya çalışan bu kişilerin bu sorularına ne kadar cevap verirseniz verin tatmin olmazlar. Zira bu soruların altında, sormaya cesaret edemedikleri asıl soruları yatmaktadır.

“Sana o saatin (dünyanın sonunun) ne zaman geleceğini soruyorlar. “O’nun bilgisi Rabbimin yanındadır,” de. Onu vakti gelince O’ndan başkası ortaya çıkarmaz. Göklere ve yere ağır gelen o saat size ansızın gelecektir. Sanki ondan haberdar imişsin gibi sana soruyorlar. “Onun bilgisi ALLAH’ın yanındadır,” de. Fakat insanların çoğu bilmez.” (7:187)

“Sana ruhtan (vahiyden) sorarlar. De ki: “Vahiy Rabbimden gelir. Size verilen bilgi ise pek azdır.” / Biz bu Kuran’da her türlü örneği verdik, ne var ki halkın çoğunluğu inkarda direniyor. / Dediler ki: “Yerden bize bir kaynak fışkırtmadıkça sana inanmayız.” / “Veya hurma ve üzüm bahçelerin olup aralarında ırmaklar fışkırtmalısın.” / “Veya ileri sürdüğün gibi gökten üzerimize parçalar düşürmeli, yahut ALLAH’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin.” / “Ya da altın bir evin olmalı, veya göğe yükselmelisin. Yükselsen bile okuyacağımız bir kitabı üzerimize indirmedikçe ona inanmayız.” … ” ( 17:85-97 arası kimi ayetler)

Bu soru çeşitlerinin yanında, “Namazda ayakta dururken ayaklarımızın arası kaç cm olmalı?” gibi hizipçi sorular ya da “Ashab-ı Kehf’in köpeklerinin rengi neydi?” gibi gereksiz detaylar içeren sorular da vardır. Ne yazık ki bu tip sorular cahil halkın en çok rağbet ettiği sorulardır ve her soruya bir çok değişik cevap uydurulmuştur. Fıkıh, tefsir ve kısas-ı enbiya kitaplarında bu tip gereksiz ve hizipçi sorulardan yüzlercesi, sözde cevaplarıyla birlikte yer alır.

Kuran, Allah’ın bildirmediği bu gereksiz detayları araştırma hastalığını örneğiyle eleştirmektedir.

Yukarıda çeşitlendirilen sorulara, aynı üslup üzerine cevap vermek gerekir. Zira Allah da Kuran’da benzer bir üslup kullanmaktadır.

Ancak ben, bu kadar anlattıktan sonra, tüm bu satırların bu gibi soruları yöneltenlerin bir kulağından girip ötekinden çıkacağını ve hatta “Laf kalabalığına getirdi, soruya cevap veremeyince demagoji yaptı.” diyeceklerinden eminim. Bu yüzden sorularına Kuran ışığında cevap vermeye çalışacağım.

Kutuplarda namaz kılınabilir. Zira Kuran, namazı detaylandıran ve vakitleri, rekatları hakkında bilgiler verdiği ayetlerinde bu konuda bir sınırlandırma yapmamıştır. Namaz vakitleri hakkında Kuran’ın verdiği emirler ve bilgiler için arşivden aratıp “Kuran’a Göre Gerçek Namaz” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.

Kuran, namaz için “gün” şartı getirmez. Yani “her gün kılacaksınız” demez. Kuran’ın namaz vakti için verdiği şart, güneşin hareketlerine göre ayarlanmıştır. Kuran, güneşin doğuşunda, güneşin tepe noktaya geldiği anda ve batışında namaz kılmamızı emreder. Bizler Türkiye’de ya da İslam’ın ilk doğuş yerinde Arap yarımadasında, bu döngüyü her 24 saatte bir yaşadığımız için, namazı her gün kılarız. Ancak kutup bölgesinde ikamet eden bir Müslüman, bizim “bir gün” olarak yaşadığımız güneş döngüsünü “6 ay” olarak yaşayabilir. Bu durumda, kutuplarda yaşayan bir Müslüman, “6 ay gündüz” olarak tabir edilen durumda, güneşin ilk doğuşunda bir vakit, tepeye çıkmasında bir vakit ve batışında bir vakit kılarak, Kuran’a uygun biçimde 3 kez namaz kılar. Bizimle aynı ibadeti yapmış olur. Yani 6 ayda 3 vakit namaz kılar.

Oruç konusuna gelince… Kutuplarda “6 ay” süren gündüzde yaşayan bir Müslüman eğer var ise ve bu kişi oruç tutmak isterse, orucunu saat ile tutar. Yani gündüz ve gecenin 24 saatlik döngüde yaşandığı bir yerin saatine uyarak onlarla birlikte iftar eder, onlarla birlikte oruca niyetlenir. İslam’ın ilk doğduğu yıllarda kutuplardaki bu kişiler vahye ve tebliğe muhattap olmadıklarından bu yüzden de bu ibadetten sorumlu tutulamayacaklarından ortada herhangi bir çelişki ya da eksiklik de yoktur.

“merhaba ben sizin kuran açısından evrim teorisi adlı kitabınızı okudum.. daha sonra internetten de bişiler baktım kitapta yazanlarla ilgili..bi forumda biri “Bakara 30’da melekler insan ilk defa yaratılırken, onu, öyle bir varlığı hiç görmemişken, insanın kan dökeceğini nereden biliryor? Nefis sahibi olduğumuz olsa diyelim nefsi cinlerden mi gördü acaba?” sorusunu sormuş.. cevap olarak da “Değerli Kardeşimiz; Cenab-ı Hak, sual sormaları için izin verdiği zaman melekler istişare esnasında, “Orada kan dökecek ve fitne çıkaracak birini mi yaratacaksın?” diye sormuşlardır. Meleklerin bu suallerini itiraz mânâsında, hâşâ Allah’ı tenkit şeklinde düşünmemelidir. Çünkü meleklerin Cenab-ı Hakkın fiillerine itiraz etme kabiliyetleri yoktur. Onlar masum varlıklardır. Günah işlemezler ve işleyemezler de. Dolayısıyla, böyle bir itirazda bulunmaya masumiyetleri mânidir. Öyleyse, sual sormalarının hikmeti nedir? Meleklerin daha önce şahid oldukları bir malumatları vardı. Nitekim daha önce yeryüzünde yaşayan cinler, dünyayı fesada vermişler, orada kan dökmüşler, zulüm yapmışlardı. Melekler bunları biliyorlardı. İnsanların da Allah’a isyan edeceklerinden, yeryüzünde tekrar fesat çıkaracaklarından korktular ve böyle bir sual sordular. Melekler bu bilgiye, ya Allah’ın bildirmesiyle vâkıf olmuşlar veya Levh-i Mahfuz’a bakıp oradan öğrenmişler yahut da insana gadabî ve şehevî kuvvetlerin verileceğinden anlamışlardır.” bu verilmiş..cevap saçma geldi ama ayette insanın tayin edileceği yazmadığı için aklıma takıldı.. şimdiden teşekkür ederim..

Sanem Hanım merhaba;
Alıntıladığınız cevap, hem bilimi hem de Kuran’ın gerçeklerini reddeden bir zihniyetin kıvranışlarını yansıtmaktadır. Öylesine çaresiz bir kıvranıştır ki bu, hem cevabı verememekte ve “şöyle olmuştur, böyle olmuştur” diye “ihtimaller” sıralamakta, hem de gerçeği kabullenememekte…
Biz böyleleri için apolojist diyoruz, demagoji yapıyorlar diyoruz…
Melekler dünya üzerinde “insandan önce” yaşayan “cinleri” görüp de akıl yürütmemişlerdir…
Çünkü “cinn” kavramı, Kuran’da bambaşka bir şekilde anlatılır, bu konuda değerli Hakkı Yılmaz’ın www.istekuran.com sitesindeki makalesini okuyabilirsiniz. Ben de yeni çıkacak kitaplarımda “cinn” kavramına değineceğim.
Melekler Levh-i Mahfuz’a bakıp “kopya” çekmemişlerdir…
Meleklere bunu önce Allah söyleyip, sonra bilmemezlikten de gelmemiştir… Allah ile melekleri arasında böyle bir “tiyatroya” ne gerek var??? Önce bilgiyi vereceksin, sonra bunu dile getiren melekleri “ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diyerek azarlayacaksın, oyun oynayacaksın adeta… Bu nasıl bir Allah?
İşte bu din şarlatanları, sırf demagojilerini inanılır kılmak için, Allah’ı bile bu duruma düşürmekten ve böyle hayal edip yansıtmaktan beis duymazlar…
Allah, insansı varlıklardan sonra, günümüz insanı olarak kabul edilen “Adem neslini” evrim yoluyla dünyada “halife” kılmaya irade gösterince, melekler, o an dünyada yaşamakta olan insansı varlıkların, yani “homo erectus” , “neanderthal” ve daha önceki ırkların davranışlarını, yaşayışlarını bildikleri için bu soruyu sormuşlardır…
Kitapta belirttiğimiz gibi, ayette geçen “caalne” kelimesi “tayin etmek, atamak” anlamına gelir… (Sayfa 50)
Bu konuyu kitabımızda, sizin de okuduğunuz gibi detaylı anlattık…
Lütfen “aklınızı kullanın”, din şarlatanlarının zorlama yorumlarına inanmayın.
Saygılar…

iki çağ sahibi

geçtiğimiz gün sipariş üzerime elime bir kitap geçti. “zülkarneyn” den bahseden… kitaba göre, Kuran’da geçen “zülkarneyn” kıssası ve “o”ndan bahseden ayetler, uzay yolculuğu yapan bir peygamberi anlatıyormuş… daha önce de Kuran’daki “zülkarneyn” ayetlerine farklı yorum getiren Kuran meal ve tefsirleri ile çeşitli yazılar ve rivayetler okumuştum… bütün bunların üzerine, bir ikili konuşma-tartışmada da aynı konunun açılması, bendenizin de muhattabıma “şimdi anlatmak uzun sürer, bir ara yazarım, okursun” demem üzerine, bu yazıyı yazmak şart oldu. kaldı ki bu yazı, bu durumda bile oldukça geç kalmış bir yazıdır.

Kuran’ın 18. suresi olan ve “kehf” yani “mağara” suresi olarak adlandırılan surenin, 83 ve devam eden ayetlerinde, bir “kişiden” bahsedilir.

geleneksel Kuran tercüme ve açıklamaları, bu ayette geçen arapça bir ifadeyi başından yanlış yorumlayarak, beraberinde bir çok yanlışlıkların doğmasına, hatta bu hatayı destekleyen rivayetler uydurulmasına, zorlama yorumlar yapılmasına neden olmuştur.

“zülkarneyn” konusuna açıklık getirmek için, öncelikle “kehf” suresinde, 83. ayetle başlayan kıssayı ayet ayet hatta kelime kelime kelime tahlil etmek zorundayız.

“Sana Zülkarneyn’den de sorarlar. De ki: “Size ondan bir hatıra okuyacağım.”“ (18:83)

başta diyanet işleri olmak üzere, aralarında yaşar nuri öztürk, muhammed esed gibi çevirileri muteber bir çok din adamı da bulunan çok geniş bir kitle, söz konusu ayeti, yukarıda alıntıladığımız gibi tercüme eder. ve devam eden ayetler de bu çeviri üzerinden sürdürülür. bu çeviri ve anlamlandırma yanlışlığı, neredeyse bin yıl öncesine kadar uzanır.

ayetin orijinalinde geçen “zil karneyn” ifadesi, arapça’nın çok anlamlı kelimelerinden biridir.

bu kelimeyi diğer anlamlarıyla çevirip kabul eden din adamları, az önce belirttiğimiz gibi çeşitli rivayetlere ve yorumlara dayanırlar. hatta bu uğurda rivayetler uydurulduğunu ve zorlama yorumlar yapıldığını da söylemek hiç zor olmaz.

“zil karneyn” i bir isim olarak kabul eden din adamları, bu kişinin yunanlı iskender, ebu kerb şem b. ubey efrîk’ış el-himyerî ya da kim olduğu net bilinmeyen, önceki devirlerde yaşamış bir salih kişi, bir peygamber ya da bir hükümdar olduğunu iddia ederler.

oysa burada yapılan ilk hata, “zil karneyn” ifadesini bir isim olarak anlamaktan doğar.

“zil karneyn” kelimesi, arapça “zü” edatı ile, “karn” kökünden gelen “karneyn” kelimesinden oluşur.

“karn” sözcüğü türkçe’ye “boynuz, büyük çadır, bir insanın ömür süresi, çağ, nesil, toplum, kuşak” anlamlarının hepsiyle doğru biçimde çevirilebilir.

bu durumda, ayetin orijinalinde geçen “zil karneyn” tamlaması, “iki boynuz sahibi” , “iki çadır sahibi” , “iki ömür sahibi” , “iki çağ sahibi” , “iki nesil sahibi” … anlamlarına gelir.

bu anlamlardan hangisinin doğru çeviri ve yorum olacağına, ayetlerin devamını okuyarak, yani “metnin bütünü” ile karar vermek gerekir.

zira, 83. ayetten önce, konuyla ilgili başka bir ayet ya da cümle geçmemektedir. zülkarneyn kıssası, 83. ayetle başlar. ayete baktığımızda, inananların peygamberimize “zülkarneyn” i sorduklarını ve kendisinin de bunu vahiy yoluyla aldığı bilgiler ışığında açıklayacağını anlarız.

“Biz ona yeryüzünde yönetim gücünü ve her türlü imkanı verdik. / Nitekim, o bir yol izledi.” (13:84-85)

bu ayetlerde anlatıldığına göre, “zülkarneyn” yeryüzünde yönetim gücüne sahip biridir, yani bir hükümdardır. ve bu yönetiminde, bir macera yaşamıştır.

“Uzak batıya varınca güneşi büyük bir okyanusta batar buldu ve orada bir topluluk ile karşılaştı. “Ey İki Nesil Sahibi, dilersen onları cezalandır, dilersen onlara iyi davran,” dedik.” (13:86)

ayette geçen “uzak batı” ifadesi, edip yüksel’in çevirisidir. geleneksel çevirilerde, bu ifade “güneşin battığı yer” olarak geçer. ayetin anlamı bakımından her iki çeviri de doğru kabul edilebilir. ancak ayetler topluluğunun genel anlamı gereği, burada geçen “batı” , “uzak batı” ya da “güneşin battığı yer” ifadelerini, coğrafi olarak almamak gerekir. ayetlerde geçen “güneşin batması” ifadeleri müteşabih yani çok anlamlıdır ve bu ifade mecazdır. bu yüzden, “zülkarneyn” bir yere gitmiş değildir.

zülkarneyn, karşı karşıya kaldığı toplulukta “güneşi batar halde” bulmuştur.

Kuran’da “güneş” ifadesi, bir çok kez “vahiy” ya da “Kuran’ın kendisi” , “iman” anlamlarında kullanılmıştır. burada söz edilen “güneş” de bu anlamdadır.

yani “güneşin batması” ve “güneşin battığı yerdeki topluluk” , Allah’tan gelen “vahiy”den, öğretiden ve imandan, gün geçtikçe uzaklaşmaya başlayan, iman ve inançlarını kaybetmek üzere olan insanları kasteder.

daha önceki ayetlerle bu bilgimizi birleştirdiğimizde “yönetim gücü” verilen kişinin, bir seyahatte bulunduğunu, bu seyahati sonucu gittiği yerde karşılaştığı topluluğun “iman ve inançtan uzaklaşmış” halde olduğunu ve kendisine Allah tarafından inisiyatif tanındığını anlarız.

“Dedi ki, “Kim haksızlık ederse onu cezalandıracağız, Rabbine döndürülünce de onu görülmemiş bir cezaya çarpacaktır.” / “İnanıp erdemli davranana gelince, ona güzel bir ödül vardır. Ona kolaylık göstereceğiz.”” (18:87-88)

“zülkarneyn” kendisine tanınan bu inisiyatifi, “adil” bir temele dayandırmıştır. görüldüğü gibi “zülkarneyn” Allah’ın kendisine tanıdığı yetkiyi hem bu dünyada adalet ilkesiyle uygulayacağını, hem de bu kişilere ahiret yaşamında hak ettikleri karşılıkların mutlak adaletle verileceğini beyan etmiştir.

burada ikili bir “anlaşma” söz konusudur.

inanmayanlar ve haksızlık edenler hem “bu dünyada” yani zülkarneyn’in “yönetimi” altında cezalandırılacak, hem de ilahi adalete tabi olacak, inanan ve erdemli davrananlar da aynı şekilde bu dünyada ödüllendirilecekleri gibi, ahiret yaşamında da ödüllendirileceklerdir.

dolayısıyla bu “anlaşmanın” iki tarafı mevcuttur.

“Sonra bir yol (daha) tuttu. / Uzak doğuya varınca, güneşi, kendilerini güneşten koruyacak herhangi bir şeye sahip olmayan bir topluluk üzerine doğar buldu. / İşte böyle… Onun her bulduğunu tamamıyla biliyorduk.” (18:89-90-91)

“zülkarneyn”, daha sonra bir yol daha tutar.

bu ayette ve önceki ayetlerde “yol tuttu” olarak çevirilen kelimeleri “bir sebebi daha izledi” olarak da çevirebiliriz. bu durumda, zülkarneyn’in “yol tutması” fiziki anlamda “seyahat etmesi” olduğu kadar, “bir sebepten ötürü hareket etmek, öyle davranmak zorunda kaldığı” olarak da anlaşılabilir.

zülkarneyn, karşısına gelen bu sebepten ötürü, “kendilerini güneşten koruyacak hiç bir şeyleri olmayan” bir topluluğun üzerine “güneşin doğduğunu” görmüştür.

“Sonra yine bir yol tuttu. / İki seddin arasına varınca, ötesinde, nerdeyse söz anlamayan bir topluluk buldu. / Dediler ki, “Ey İki Nesle Sahip Olan (Zül Karneyn), Yecuc ve Mecuc yeryüzünde kötülük işliyorlar. Bizimle onların arasında bir engel koyman için sana bir vergi ödeyebilir miyiz?”” (18:92-93-94)

bu ayetleri doğru çevirebilmek ve tahlil edebilmek için, kimi yerlerde kelime kelime tahlil yapmamız gerekmektedir.

ayette geçen “sedd” kelimesi, “kargaşayı önleme” anlamına gelir, buradan türeyen “sedde” , “yesüddü” fiilleri, “düzeltti, barışı sağladı, belgeye (anlaşmaya) bağladı” anlamlarına gelir.

ayetlerin genelinden anlaşıldığı kadarıyla, bu ifadeler, iki anlaşmaya ve iki anlaşmanın imzalandığı kentlerin arasına işaret eder.

“zülkarneyn” iki “anlaşmanın” yapıldığı yerin arasına vardığında, hiç bir anlaşmaya uymayan ve söz anlamayan bir toplulukla karşılaşmıştır.

ayette geçen “yecüc ve mecüc” kelimeleri hakkında bir çok rivayet olsa da, bu iki kelimenin arapça olmadığı konusunda yaygın kanaat vardır. Kuran dilinin yaşayan büyük ustası hakkı yılmaz da, bu iki kelime üzerinde bir çok çalışma yaptığını ancak bu iki kelimenin kesinlikle arapça olmadığını belirtir ve eski ve yeni ahid’de yani tevrat ve incil’de geçen “gog ve magog” kelimelerinin arapçalaşmış hali olduğunu iddia eder. biz de tahlilimizde, bu görüşü doğru kabul edeceğiz.

gerek incil ve tevrat kaynaklarından, gerekse bu iki sözcüğün orijinalinden arapçalaştığı şekillerinin çağrıştırdığı anlamlardan hareketle, yecüc ve mecüc’ü bir “istila ordusunu” ifade eden bir tamlama olarak yorumlayabiliriz.

“Ye’cûc ve Me’cûc’ü belli bir tarihe ve coğrafyaya sıkıştırmak yanlıştır. Her devirde ve her bölgede Ye’cûc Me’cûc olabilir. Geçmiş devirde Büyük İskender ve ordusu Ye’cûc Me’cûc idi. Anadolu’yu istila/feth eden Alpaslan ve ordusu da Anadolu halkı için Ye’cûc ve Me’cûc idi. Bizansı istila/feth eden Fatih ve ordusu Bizans için, bugün Irak’ı işgal/istila eden Amerika ve müttefikleri de İslâm dünyası için Ye’cûc ve Me’cûc dür. Afganistan’ı, Çeçenistan’ı, Filistin’i, Vietnam’ı, Mısır’ı, Libya’yı, Fas’ı, Tunus’u istila edenler de hep Ye’cûc ve Me’cûc’dür.” (hakkı yılmaz, tebyin-ül kuran)

bu durumda şu yorumu yapabiliriz. ayette sözü edilen “söz dinlemez” kavmin “yecüc ve mecüc” olarak adlandırdığı, kendilerine göre, kendi topraklarını istila eden bir güç, bir ordudur.

bu söz dinlemez kavim, kendi cephelerinden, kendi bakış açılarından, söz konusu orduyu kötü olarak nitelemekte ve bu ordunun yer yüzünde kötülük ettiğini iddia etmektedirler. bu ordudan kendilerini koruması, istilaya son verilmesi için de “zülkarneyn”e vergi önermektedirler.

bu ayetteki kelime inceliğini ve dil oyununu yanlış yorumlayanlar, zülkarneyn kıssasının yanlış yorumlanıp yanlış anlaşılması için bir adım daha atmışlardır.

ifadedeki “kinaye” sanatını doğru tespit edersek, söz konusu “söz dinlemez kavimin” , zülkarneyn’e açıkça “sen ve ordun bize kötülük ediyorsunuz” demek yerine “yecüc ve mecüc kötülük işliyorlar” dediklerini, yani bir nevi diplomatik bir üslup kullandıklarını ve “vergi ödemeyi önerdiklerini” görürüz.

unutulmamalıdır ki, kinaye sanatı o zamanın arapçasında bolca kullanıldığı gibi, bunun doğal bir sonucu olarak da Kuran’da da bolca geçmektedir.

ayette geçen “istila eden ordu” yani “yecüc ve mecüc”, “zülkarneyn” in ta kendisidir, söz dinlemeyen kavim zülkarneyn tarafından istila edilmiş/fethedilmiş, bunun üzerine de “vergi ödemeyi” yani anlaşma yapmayı önermişlerdir. ayetlerde geçen olumsuz ifadeler, bu kavmin kendi ağzından yansıtıldığı ve kavim kinayeli diplomatik bir üslup sarfettiği için bu şekildedir.

“Dedi ki, “Rabbimin bana verdikleri daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına bir duvar kurayım.” / “Bana demir kütleleri getirin.” Her iki barikatın arasını doldurunca, “Üfleyin!,” dedi. Onu bir ateş haline sokunca da, “Getirin, üstüne erimiş bakır dökeyim,” dedi. / Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.” (18:95-96-97)

zülkarneyn kıssasının bu üç ayeti, ayetler topluluğunun en “müteşabih” ve söz sanatları içeren kısmıdır. bu yüzden söz konusu kelimeleri tek tek ele almak ve açıklamak, bunu yaparken de anlatımın bütününden yararlanmak gerekir.

zülkarneyn, fethettiği topraklarda yaşayanlardan gelen diplomatik tepki ve anlaşma önerisine sıcak bakmıştır. ayette geçen “bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına bir duvar kurayım” ifadesinde geçen “onların” kelimesi, daha önceki ayette olduğu gibi kinayelidir. burada zülkarneyn, hakem vazifesi üstlendiğinden, kendi ordusundan “onlar” diye bahsettiği gibi, “duvar kurmak” ifadesi de daha önce belirttiğimiz gibi “sedd” kökünden “anlaşma yapmak, uzlaştırmak, belgeye bağlamak” anlamına gelir.

ancak zülkarneyn, “rabbimin bana verdiği daha hayırlıdır” diyerek, vergi karşılığında anlaşma yapmayı reddetmiş, bunun yerine daha sağlam bir anlaşma yapmak istemiştir.

yukarıdaki çeviride edip yüksel’in “demir kütleleri” olarak çevirdiği ifadenin orijinali “züber-ül hadid” tamlamasıdır. arapça’da “züber” kelimesi “parça” anlamına geldiği gibi, “kitap, yazılı notlar, yazılı metinler” anlamına da gelir. “hadid” kelimesinin anlamı ise “demir” , “keskin zeka” , “keskin görüş” tür.

bu anlamıyla baktığımızda, zülkarneyn, karşı tarafa “keskin zekanızla hazırladığınız metinleri bana getirin” diyerek, ilk adımın onlardan gelmesini istemiştir.

ayette “her iki barikatın arası dolunca” şeklinde geçen ifade, “iki tepenin arasındaki boşluk dolunca / eşitlenince” , “iki ucu/tarafı eşitleyince” şeklinde çevrilebilir. bu anlatımdan, karşı taraftan gelen yazılı teklifin müzakere edildiğini ve sonunda şartların iki tarafın da kabul edeceği bir ortak metin haline getirildiğini çıkarıyoruz.

ayette geçen “üfürün” ifadesi, “imzalayın, tasdikleyin” anlamına gelir. yine aynı şekilde “demirin kızgın ateş haline getirilince üstüne su boşaltılması”, demirin daha sağlam, bükülmez olmasını sağlar. “çeliğe su vermek” deyimi de hem mecaz, hem de gerçek anlamıyla bunu ifade eder.

çevirilerde “erimiş bakır” olarak geçen “k-t-r” kökü, “su, yağmur, gözyaşı” gibi sıvıları kapsar.

yani zülkarneyn, iki tarafın da şartları ortak hale getirilip anlaşma sağlanınca yani “erimiş ateş haline getirilince” , “üzerine su dökerek” anlaşmanın sağlam olmasını sağlamıştır. yani zülkarneyn, hakem sıfatıyla, kendi güçleri ile karşı tarafın arasındaki anlaşmayı imzalamış, böylece anlaşmayı çok sağlam bir hale getirmiştir.

böylece iki taraf da anlaşmayı bozamamış, aşamamıştır.

“”Bu, Rabbimden bir rahmettir,” dedi. “Rabbimin belirlediği an gelince onu paramparça eder. Rabbimin sözü gerçektir.”“ (18:98)

bu ayetle, zülkarneyn kıssası sona eriyor. ayet, söz konusu anlaşmanın Allah’tan bir “rahmet” olduğunu ve Allah tarafından belirlenen ana kadar yürürlükte kalacağını ifade eder.

bütün bu ayetlerin ışığında, tahlillerimizden sonra “zülkarneyn” in kim olduğu sorusuna bir cevap verebilir hale geldik.

ayetlerde bahsedilen zülkarneyn, yani iki çağ sahibi, muhammed peygamber’dir.

ayetleri sırasıyla tekrar özetlersek;

muhammed peygamber, beraberindekilerle birlikte güneşin battığı yere varmış, güneşi batar halde bulmuştur. burada sözü edilen güneşin battığı yani imanın ve tek tanrı inancının kaybolmak üzere olduğu yer, medine’dir. peygamberimiz, medine’ye vardığında oranın halkıyla bir “anlaşma” yapmıştır.

daha sonra muhammed peygamber, “güneşten kendilerini koruyacak bir şeyleri olmayan” bir topluluğun yanına gitmiştir. burada sözü edilen ziyaret, peygamberimizin kabe’yi tavaf etmek üzere mekke yakınlarındaki hudeybiye’ye gitmesidir. burada hudeybiye anlaşması imzalanmıştır.

ayetlerde anlatılan iki anlaşma arasındaki söz dinlemeyen kavim, mekke ile medine arasındaki hayber’dir. peygamberimiz, hayberlilerle “hayber vesikası” denilen anlaşma imzalanmıştır.

ayetlerde, muhammed peygamber’den “iki ömür sahibi” , “iki çağ sahibi” olarak bahsedilmesi, onun hem dünyevi hem ahiret hayatına işaret ettiği gibi “hicret” olayına da işaret eder. bilindiği gibi müslümanlık tarihi, hicretten önce ve sonra olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

söz konusu ayetler indirildiği zamanda, bu bahsedilen olayların hiç biri gerçekleşmemişti. bu açıdan, söz konusu ayetlerin, peygamberimize vahiy yoluyla gaibten, yani bilinmeyenden haber verilmesi olduğu da açıktır.

peygamberimizin ise söz konusu ayetlerde anlatılan olayları, çevresindekilere “olacaklar” olarak izah etmediği, bugüne kadar bu konuda sağlam bir rivayet nakledilmemiş olmasından açıktır. bu konuda peygamberimizin “gelecekten haber veren bir kahin” imajı çizmemek için bundan imtina ettiği ancak gelen ilahi bilgi ışığında hareket ettiğini düşünebiliriz.

en doğrusunu tabii ki Allah bilir.

Yazımızda Hakkı Yılmaz’ın “İşte Kuran” internet sitesindeki makalesinden yararlandık. Söz konusu makaleyi ve Tebyin-ül Kuran isimli güzel eserindeki Kehs Suresi tahlilini şu linklerden okuyabilirsiniz : 1 - 2

Ayet çevirilerinde ise Edip Yüksel’in Mesaj çevirisinden aynen yararlandık.