İbrahimi dinlerde Kıyamet öncesinde gelecek ve gerçek dine mensup insanları kurtaracak olan bir Mesih’ten (Mehdi) bahsedilir. Ancak Hrıstiyan inancına göre, hayvanların ruhu olmadığından Mesih sadece (inanan) insanları kurtararak cennete götürecektir. Peki Mesih’e inanan ama evcil hayvanlarını çok seven insanlar ne yapacaktır? Evcil hayvanları kabul etmeyen bir cennete gidecekler. Evcil hayvanlar da geride kalacak.
Cennete gitmeyecek olan bir grup ateist bu soruna çok güzel bir çözüm bulmuşlar. Hayvanları, ufak bir ücret karşılığında hayvansever ateistlere teslim edebiliyorsunuz. Ücretler peşin, ve evcil hayvanınız Mesih gelene kadar sizinle kalıyor.
110 dolar karşılığında, 10 yıl içerisinde Mesih’in gelmesi ve insanları kurtarmaya başlaması halinde tek bir evcil hayvanınıza ömrünün sonuna kadar bakma garantisi veriyorlar.
Eternal Earth Bound pets (Ebediyen Dünyaya mahkum evcil hayvanlar) şirketinin kurucularıyla temasa geçtim, Türkiye şubesini açabilmek için. Eğer siz de evcil hayvanını Cennete götüremeyeceği için üzülen bir inançlıysanız ufak bir ücret karşılığında evcil hayvanınıza dünyada bakacağımı taahhüt ederim. Ben 110 Türk lirası ücret ve 10 yerine 12 yıllık bir anlaşma sunuyorum. 12 yıl içerisinde Mehdi-Mesih vs gelirse ve siz Cennete giderken evcil hayvanınızı bırakmak zorunda kalırsanız ben bakacağım.
Evcil hayvanınızı kaydettirebileceğiniz form ve ödeme bilgileri için lütfen email atınız.
edip yüksel geçtiğimiz hafta türkiye’deydi… önceki cumartesi günü, bakırköy sanatçılar derneği’nde bir söyleşi ve imza günü düzenledi. ben de bu söyleşiye katılacağımı duyurmuştum ancak sağlık sorunum nedeniyle kendisine eşlik edemedim. aslında özlemiştim edip’i, sık sık mailleşiyor, zaman zaman da telefonda konuşuyoruz ancak, yüz yüze görüşmeyeli iki yılı geçti…
üstelik kendisine, onda bile olmayan dört kitabını götürecektim. imzalaması için tabii, gerisin geri kütüphaneme geri dönmek üzere.
bir yazarın kendisinde bile bulunmayan, çok eski, az baskılı kitaplarına sahip olmanın ve o yazarı kıskandırmanın hazzını tadamadım.
edip, türkiye’deyken basında da isminden sıkça söz ettirdi. bunların en etkilisi, taraf gazetesi’ne verdiği röportaj oldu kuşkusuz. bu röportajdan sonra, babası molla sadrettin ve kardeşi metin’in bahisleri tekrar açıldı, hatta ve hatta diğer kardeşi müfit yüksel, basına bir açıklama yaparak “kardeşim hakkında ölüm fetvası verebilirim.” dedi.
evet, “kardeşim hakkında ölüm fetvası verebilirim…”
röportajdan benim ilgimi epey çeken cümleler oldu…
buhari’de muhammed peygamber’in cinsel hayatını anlatan hadisler için “peygamber’i dikizlemiş” demesi sarkastik ve vurucu bir örnek… “Peygamber size tuvalete nasıl gideceğinizi, kıçınızı nasıl yıkayacağınızı öğretmek için gönderilmedi.”…
“Biz Allah diyoruz ama peygamberin ismini tek başına söylersek hakaret sayılıyor. “Sallallahu aleyhi ve sellem” diyelim. Hatta o da yetmez “Hazret” diyelim, o da yetmez, “Kainatın efendisi” diyelim. Sanki Muhammed ismi kötü bir isimmiş gibi, haşa, “Muhammed” övülen demektir, hakaretmiş gibi “Sen niye hakaret ediyorsun” diyor.”
“benimle tartışın, annem babam, Müslüman diye Müslüman olacaksanız hiç Müslüman olmayın. Öyle Müslüman olamazsınız, olsanız olsanız mukallit (taklit yapan) maymun olursunuz.”
“Oğlum Yahya 5 yaşındayken ben eşimle namaz kılarken, geldi, ayakkabısıyla bize katılmak istedi. Annesi “Ayakkabını çıkar” dedi. “Niye” diye sorunca annesi “Allah öyle diyor” dedi. Yahya “ben Allah’ın öyle dediğini duymadım” dedi. Ben çok sevindim “Aferin oğlum, işitinceye kadar sen ayakkabıyla kıl” dedim.”
burada bir dipnot düşeyim; edip’in röportajında agnostikliklerinden bahsettikleri oğullarından yahya (yo-yo), “islami reform için kritik düşünceler” isimli kitapta kısa bir yazıyla, abd’de müslümanlara karşı duyulan önyargıyı ve kendisinin bunu kırmak için gerçekleştirdiği bireysel eylemden bahsederken de, beni gülümsetmişti…
ayrıca edip’in uyuşturucu kullanan vatandaşla ve sosyal devletle ilgili tespiti de etkileyici…
bakın, kardeşin kardeşi öldür(t)mesine neden olabilecek röportaj nasıl bir şeymiş
Kaan Göktaş
Haberin linkleri : İSLAMCI YAZARDAN KINAMA!
İSLAM DÜŞÜNÜRÜNDEN KINAMA!
Adnan Oktar, A9 Televizyonu’nda yaptığı programda, Ülke Tv’de katıldığım ve evrimi tartıştığımız programdan bahsetmiş. Oktar’ın “Evrim Teorisi’ni ispatlayacak tek bir fosil…” meydan okumasının komikliği ayrı bir yazı konusu olabilir. Özetle programda Adnan Oktar beni “helvacı kabağı gibi durdurduğunu” açıklarken, yanındaki hatunlar “inşallah hocam, maşallah hocam” diyorlar, Doğu Perinçek’le olan fotoğrafım “delil” olarak yayınlanıyor… İzlemek isteyenler, biraz sabırlı olmalı, zira esas bölüm, Adnan Oktar’ın Kolombiyalı hatuna bol bol itiraf edip, elleriyle kadayıf ve kestane şekeri yedirmesinden sonra başlıyor. Kedi canını senin…
yeni kitabımızın önsözünün bir bölümü…
“Taşla öldürme cezasının, takke giymenin, peygamberler adına haramlar uydurmanın, mezheplere bölünmenin, teferruatta kılı kırk yarmanın ve daha nice hurafenin Muhammed Peygamber’den yüzyıllar sonra hadisler yoluyla Yahudilerden ithal edildiğini biliyoruz. Pipilerin sünnet edilmesi de büyük olasılıkla hadis uydurma faaliyetlerinin durduğu dönemden sonra mezheplerin fıkıh kitapları yoluyla ithal edilmiştir.
Kuran’da hadis, sünnet, icma, ve selef gibi kelimelerin Kuran’daki kullanılışlarının kendisine ihanet edenleri ifşa eden müthiş birer gaybi haber olduklarını Mesaj adlı Kuran çevirimde delilleriyle tartışmış bulunuyorum. Kuran’da Allah’ın Sünneti (Allah’ın Yasası) olarak Allah’ın doğaya ve doğamıza koyduğu değişmez yasalar için kullanılan bir ifadeyi erkeklerin cinsel organlarını kesme işi için kullanarak anlamını tahrif ederek aşağılama şeytanlığını gösterenler Allah’ın yaratılışını değiştirme ile ilgili ayetin kapsamına girerler. Allah’ın sünnetine meydan okuyarak, sünnet kelimesini yaratılışı değiştirme eylemine isim olarak kullanmak müthiş bir ironidir.
Ben bu gerçekleri dile getirerek çocukların sünnet edilişine karşı çıkınca sünnetçilerden olumsuz tepki alıyorum. Kuran’a düzinelerce hadis ve mezhep kitaplarını ortak koşanların en yaygın itirazlarından biri cinsel organı kıl ile karıştırmaktan kaynaklanır: “Eğer P’yi sünnet etmek yanlışsa o zaman kılları traş etmek de yanlış olmalı” diye itiraz ederler.
Hem “P”si ve hem “K”si kesilmiş biri olarak bu itirazı kısaca cevaplamak istiyorum. Traş edilen nesne “K” ile sünnet edilen nesne “P” arasında birçok fark vardır. İşte birkaç tanesi:
1. K ölü hücrelerden oluşur; P ise diri.
2. K, kökü hariç, DNA içermez; P içerir.
3. K traştan sonra tekrar büyür; sünnet edilen P tekrar eski haline gelmez.
4. K’yi traş edeneler bunu sevap kazanmak için yapmaz; P’yi sünnetleyenler bunu sevap için; Allah adına peygamber adına yaparlar.
5. Normal olarak erkek çocuklar K’siz doğarlar; P’siz doğan erkek çocuklar ise anormaldir.
6. K kesilince kan akmaz; P kesilince akar.
7. K’yi kesmek genelde sakatlığa yol açmaz; P’si kesilenler bazan sakat kalabiliyor.
8. K kesilince acı duyulmaz; P kesilince acıdan dolayı bir süre ördek gibi yürünür.
9. K kesilince davul zurna eşliğinde şölen yapılmaz; P için mahallede yer yerinden oynatılır.
10. K ergenlik çağından sonra genelde kişinin öz iradesiyle kesilir; P ise genelde daha çocukken amcanın zoruyla kesilir.
11. Kutsallaştırılmış kişilere ait olduğuna inanılan kesilmiş K’ler bazan “Kıl-ı şerif” diye cam mahfazalarda merasimle öpülürek tapılır; kesik P’ler ise şişelerde “Pipi-yi Şerif” diye korunup merasimle öpülmez, tapılmaz.
12. K kesenlere berber; P kesenlere sünnetçi denir. K’yi kırk yarıp yüzlerce haram uyduran, Ramazan aylarında cam kavanozlarda korunan K’yi şerifleri öpen, ve K’yi P ile karıştıran mukallitlere de sünni denir.” (Edip Yüksel)
| — | kaangoktas.net’ten eski bir yazı… |
Gönderen: Kaan Goktas
Alıcı: protokol@diyanet.gov.tr, dinisleriyk@diyanet.gov.tr
Tarih: 28-04-2010 13:45:40
Bilim ve Alaştırma Vakfı’nın suç duyurusu ile Yazar Burak Özdemir’in Levh-i Mahfuz kitabına “Ayetleri aşağılamak ve dini değerleri alaya almak” iddiası ile dava açıldığını öğrenmiş bulunmaktayım. 06 Nisan 2010 tarihinde ise Vakit Gazetesi’nde çıkan bir haberde “Rezil Kitaba Diyanet’ten Sert Tepki”başlığıyla kurumunuz tarafından DEVAM EDEN BİR DAVAYA yapılan yorum ve dava konusu kitapla ilgili görüşlerinizi okudum.
Bu yorumların halkı yanlış yönlendirdiği ve yazarın can güvenliğini tehlikeye soktuğu açıktır. Bunun apaçık örneği de Vakit Gazetesi’nin yukarıda adı geçen haberi altındaki okuyucu yorumlarıdır. Kitabın kapağını bile açmamış insanlar, yazara ağza alınmadık küfürler ve ölüm tehditlerini yağdırıyorlar. Bütün bu tehdit, hakaret ve saldırıların sebebi aslında yazarın felsefesi, kaleme aldıkları ve düşünceleri değildir, Diyanet İşleri’nin verdiği “fetva”dır. Bunu onaylıyor musunuz?
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri YÜKSEK Kurulu Başkanı, yazarın “Bu kitap ‘inançsız’ bir elden çıkmadır.” sözlerini sığ bir mantıkla değerlendirerek yazarın Müslüman olmadığını ve tefsir yapamayacağını ifade etmiştir. Sorarım size; bunun Papa’nın aforoz etme yetkisinden ne farkı vardır? Söz sahibi, bu yetkiyi nereden almaktadır? Kuran ayetlerinin manalarını açıklama yetkisi ‘tekel’de midir? Benim Allah’ın kelamından ne anladığımı ifade etme hakkım yok mudur? Beni bundan kim alıkoyabilir?
Din adı altında, hurafelerle dolu ilmihaller için, “şu duayı bilmem kaç kere okursan şu olur” zırvalarının yer aldığı kitapların yazarları için de dava açılıyor mu acaba? O kitaplar insanı ancak dinden soğutur. Bugün İslam imajının gericilik ve şiddetle yan yana anılmasında Allah’ın ayetlerini ağızlarında evirip çevirerek kendi ideolojilerine alet eden “ulema”lar değil midir suçlu olan?
Yüzyıllardır kürsülerden insanlara din anlatıyorsunuz. Eseriniz ortada. Kimi neyle töhmet altında bırakıyorsunuz? Zekatı ticaret metası yaptınız, haccı ticaret metası yaptınız. 10 yıllık bir kontenjanı dolduracak kadar hacı topladınız. Onların kayıt paralarını bankalarda işletiyorsunuz. Görevlilere 20 kişiyi umreci kaydettirdiklerinde bedava umreye götürüp harcırah veriyorsunuz. 40 kişi yazdırırlarsa yanında birini bedava götürüp yine harcırah veriyorsunuz. Turizm şirketleri ve Dİyanet İşleri, daha çok umreci götürüp daha çok para kazanmak için yarışa girdiniz. Hacc ibadetini, fikir ve zikirdaşınız Suudi Arabistan Devleti ile kol kola girerek turistik gezi haline getirdiniz. Kurban ibadetini ticaret haline getirdiniz.
Şu andan itibaren size düşen, kitabın karşısında bile olsanız, yazarı ve okurlarını rahat bırakarak, din ve vicdan hürriyetine özde saygılı olduğunuzu göstermektir.
Saygılarımla.
Kaan Göktaş
İslam araştırmacısı - Yazar
| — | kaangoktas.net’ten eski bir yazı… |
hıyanet işleri başkanlığı’nın kuruluş ve görevlerine dair mevcut olan kanunun, bazı maddeleri, sessiz sedasız resmi gazete’de yayınlanarak değiştirildi. basında neredeyse hiç yer bulmayan, muhalefetin de iktidarın da dile getirmediği bu değişiklikle, hıyanet işleri başkanlığı’na “istediği kuran mushafını piyasadan toplatma ve imha etme” ile “internet sitesi kapattırma” yetkileri veriliyor.
kanunun metninden anladığım kadarıyla, bu yetki sadece arapça kuran mushafları, cüzleri ve hem arapça kuran hem meal içeren mushaflar ile multimedya alanındaki arapça ve mealli mushaflar için geçerli.
hıyanet işleri’nin bir kurulu, yayınevleri tarafından yayınlanan kuran mushaflarını denetleyecek, eksik veya yanlış varsa mahkeme kararı ile bunları toplatacak ve sonra imha edecek. eğer bunu yapan bir internet sitesi ise, kurul bir karar ile siteyi kapattırabilecek.
değişiklik ve bu yetki, az önce de dediğim gibi kuran’ın arapça orijinal metni için geçerli. her ne kadar “mealli kuran mushafları” da kanun kapsamında olsa da, “kıraat” ifadesinden arapça orijinal metnin denetime tabi olduğunu anlıyoruz.
yani türkçe meal ve tefsirler için tehlike yok. olsaydı edip yüksel’in, yaşar nuri öztürk’ün, muhammed esed’in, hakkı yılmaz’ın çevirileri, internet siteleri ayvayı yemişti…
lakin, “şimdilik” tehlike yok…
hıyanet işleri başkanlığı’nın her ne şartta olursa olsun kitap toplatma, imha etme, internet sitesi kapatma yetkisine sahip olması demek, ali kıran baş kesen rolüne soyunması hatta o gömleği giymesi demek…
bu yetki yarın yine sessiz sedasız değiştirilip, ufak bir ekleme ile “türkçe meal ve tefsirleri” ve hatta “bu konu üzerinde yazılmış kitapları” da kapsayabilir.
hıyanet işleri “yeşil komünistliğe” ilk adımını attı…
amaçları kendi çürümüş, hatalı ve islam düşmanı ideoloji ve “tek tip müslüman” prototiplerini oturtmak….
aklı başında tüm milletvekili, yargıç ve kamu görevlilerini göreve davet ediyorum!
| — | kaangoktas.net’ ten eski bir yazı… |
televizyonla fazla aram yok. ancak geceyarısından sonra, bilgisayar başındayken “gürültü” olsun diye açıyorum. genelde tercihim habertürk oluyor. çok sevdiğimden falan değil, o saatte tekdüze insan sesi fazla kafa yormuyor, dikkat dağıtmıyor. ancak ilgimi çeken bir şeyler duyarsam kulak kabartıyorum. geçen akşam da böyle oldu. “kuran, ayet…” kelimelerini duyunca kulaklarımı diktim… ezoterik sunuşlar üzerine kurulu bir programın (serdat turgut idi sunucularından biri…) konuğu… şu “meşhur” ömer çelakıl… hani “kuran’ın şifreleri” ile ortaya çıkan “müslüman” kabalacı… gerçi sanırım o zırvalarından pişman olmuş ya da “kehanetlerinin” bir bir elinde patladığını görünce kıvırma yolunu seçmiş ki, gelen bir kaç soruya ki, sorular “şu yıl kıyamet kopacak demiştiniz, bu yıl deprem olacak demiştiniz” gibi aslında kıvırmaya çok da müsait olmayan sorulardı, “esnek ve oynak” cevaplar vererek geçiştirdi… “efendim ben onu bir röportajımda söylemiştim, olacak dememiştim olabilir demiştim…” işi sosyete falcılığına dökersen, iyi atacaksın. tutturman şart, rezil olursun. tutturabileceğin şeyler söyle, ne bileyim “referandumda evet çıkacak” de… sonra “bildim” diye kasıl. ya da ihtimalleri azalt.. iki seçeneği olan şeylerden birini seç ki, işkembeden atttığın herze işkembeden tutsa bile övünmeye yüzün olsun. ya da nostradamus gibi yap… en temizi… sen “askeriyenin şifresi gibi” söyle laflarını, herkes başka türlü yorumlasın. bak vanga nine’ye, daha kopmadı üçüncü dünya savaşı… az kaldı, üç ay sonra yüzüne bakan olmaz vanga’nın.
tabi işin bu kısmı, üzerinde durmaya bile değmeyecek hadise aslında. bu işlere soyunup rezil olan tek yaş bakla o değil… kuran’da şifre ararsan, kuran seni rezil eder. kuran’da kehanet ararsan, aradıklarının içinde boğulursun. 1400 yıldır böyle olmuştur bu, böyle olacak.
“apaçık, mücmel, dosdoğru, kolay, anlaşılır” bir kitabı, ki tırnak içindeki ifadeler bizim değil, kuran’ın kendisini tarifi, bir şifre kitabına, bir falnameye çevirmeye kalkarsan, sonuçlarına katlanacaksın arkadaşım…
ancak işin daha vahim kısımları da var. akıl çelen çelakıl, bir insanın soyadı ile hayat tarzı bu kadar mı örtüşür, çok basit açıklamaları olan ama hepsi birer “mucize” olan ayetleri öyle bir çarpıttı ki… kuran’ın bahsettiği perde işte bu… zaten basit, çok basit ama aynı zamanda mucizevi bir ayeti çekiştirip, uzatıp, sündürüp onun içinden mucize çıkarmaya çalışanlar… gözlerine perde inmiş… perde de değil, perdeler…
gerçek tüm açıklığıyla önünde, saygı duyman gerekirken o gerçeğin içinden kendince “hikmetler” çıkarmaya çalışıyorsun…
örneğin, 39:42. ayet çok açık… “ALLAH ölümü anında nefsi (bilinci) alır; ölmeyenleri de uyku anında… Hakkında ölüm kararı verdiklerini tutar ve diğerlerini de belli bir süreye kadar salıp gönderir. Düşünen bir topluluk için bunda dersler ve işaretler vardır.”
kuran’da nefs kelimesinin anlamı tektir. nefs, “bilinç” demektir. sen kalkıp “nefs” kelimesine, “ruh” anlamı yüklemeye kalkar, bundan da “uykudayken ruh bedenden çıkıyor” mealini uydurursan… astral seyahat de yaptırırsın o ruha, öbür tarafa gönderip getirirsin de…
uyku anında bilincin kaybolduğunu söyleyen, basit ancak bir o kadar da “mucizevi” bir ayetten, zorlamayla başka “mucizeler” çıkarmaya çalışmak, gözlerindeki perdenin delilidir.
ilginç bir şey oldu yayın esnasında. o sırada bilgisayar açıktı önümde, kısa bir mail yazdım… okunmadı. tam o esnada, sunucu bayan gelen bir başka maili okudu… “atakan altınörs diyor ki…” efendim, atakan altınörs, kuzenim. dayımın oğlu. galatasaray üniversitesi’nde öğretim üyesi.. felsefe dalında uzman bir akademisyen. ailemizin bir diğer yazar üyesi… aynı anda kuzen de izliyor programı, benim takıldığım yere o da takılıyor, ikimiz de kendi “uzmanlık” alanlarımızdan soruyoruz, çel-akıl’a…
“madem uyku anında ruh bedenden ayrılıyor…” ile başlayan mükemmel bir soru… izlemeliydiniz o anı, soru okunurken çel-akıl’ın yüzünü ve veremediği cevabı…
benim soru okunmadı, “bu kadar yeter, hem davet et, hem rezil et olmaz” dediler herhalde… ertesi gün atakan ağabey’le görüştük, “haketmediği ünün altında eziliyor, bilmediği için rezil oluyor.” dedi ki, zaten koca yazının özetidir bu cümle…
bir de dipnot düşeyim, klasik tabirle “70 milyona” böbürlene böbürlene ilan ettiğin, “dünyada bir ilk” dediğin o web sitesi var ya çel-akıl… birincisi, onu çok daha önce mynet yaptı, ikincisi, blogger’la yaptığınız sözde arama motoru zaten çalışmıyor.
sevgiynen efendim…
| — | kaangoktas.net’ teki eski bir yazıyı, temizlik esnasında buraya taşıdım. |
geçtiğimiz günlerde, bir grup hukukçunun önerisi ülke gündemine oturdu. sözde “mahkemelerdeki dava yükünü azaltmak” amacıyla öneri getiren hakimler, tecavüze uğrayan kadının tecavüzcüsüyle evlendirilmesini önerdi.
bu konuda fazla yorum yapmaya gerek yok, size sadece bir alıntı yapacağım :
“eğer bir adami nişanlı olmayan bir kıza tecavüz ederse, kızın babasına 50 şekel (817 gr.) gümüş verecek, kızı da kendisine karı olarak alacaktır.” (tevrat, tesniye 22:28)
görüldüğü gibi bu ayet, tevrat’tan alınmadır. bu çözüm, tevrat emri, yahudi adetidir.
sadece bu alıntı bile, bu fikri ortaya atanların kafa yapısını ortaya koymaya yetecektir.
Aslında ilk bakışta mantıksal bir imkansızlık olarak görünüyor faizsiz bankacılık. Zira bankaların para kazanma yöntemi neredeyse tamamen kredi olarak verdiği paralardan belli bir zaman sonra borç geri ödenirken aldığı faiz geliridir.
Peki faizsiz bankacılık nasıl oluyor? Hemen anlatayım.
Faizsiz bankacılığın normal bankacılıktan farkı kredi olarak kullanılan paranın mal alımı için kullanılacak olması. Şöyle açayım – siz gidip X İslami Finans Kuruluşu’ndan kredi aldığınız takdirde bu parayla ne yapacağınızı belirtmek ve satın alacağınız şeyin faturasını bankaya ibraz etmek zorundasınız. Çünkü banka size faizle borç para vermiyor, peşin parayla bir mal alıp size vadeyle satıyor. Buraya kadar mantıklı gibi görünüyor.
Peki aynı istekle Garanti Bankasına gittiğimizi varsayalım. Garanti Bankası faizle çalışan normal bir banka. Garanti Bankasına gidip kredi aldığınız takdirde X İslami Finans Kuruluşu’ndan tek farkı aldığınız parayla ne yaptığınızı bankanın bilmemesi. Ve bu sadece tüketici – bireysel destek kredileri için geçerli. Ev, araba alırken ya da iş kurarken banka her türlü bilgiyi gözden geçiriyor. Tıpkı X gibi.
Aslında her iki bankadan aldığınız parayla siz bir mal ya da hizmet satın alıyorsunuz ve her iki durumda da dilerseniz/gerekirse bunu bankaya ibraz edebiliyorsunuz. X’in tek farkı ibrazı zorunlu kılması. Garanti bireysel kredilerde parayla ne yaptığınızı umursamıyor.
Elbette aslında vade farkı olarak adlandırılan şey faizin ta kendisi. X de bugün verdiği parayı ileriki bir tarihte belli bir yüzde fazlasıyla geri alıyor, Garanti bankası da aynı şeyi yapıyor. Hatta ikisinin de faiz oranları hemen hemen aynı, çünkü X diğer bankalardan farklı değil ve piyasadaki kredi ürünleriyle arz talep dengesinde yer edinmek zorunda. Eğer vade farkı/faiz oranını diğer bankalardan aşağı çekerse likidite problemi olacak, yukarı çekerse de vade farkı/faiz işletebileceği borçlar veremeyecek.
Mortgage ürünlerini ele alalım. Garanti bankasında bir ev almak için başvurunuz yapıldıktan sonra eve bir eksper gelir, değer biçer, istediğiniz kredi miktarına belli oranda faiz uygulanır ve taksitlere bölünür.
X’de bir ev almak için başvurunuz yapıldıktan sonra eve bir eksper gelir, değer biçer, istediğiniz kredi miktarına belli oranda vade farkı uygulanır ve taksitlere bölünür.
Diğer bir deyişle vade farkı adı verilen şey faizin ta kendisidir. Eğer siz vadeyi uzatmak isterseniz ödeyeceğiniz fark da büyür. Aynen faiz gibi.
Faizsiz bankaların mevduat sahiplerine ödedikleri şeyin adı da kar payıdır. Faiz değil. Peki farklı mı?
Garanti bankasına para yatırdığınız takdirde banka belli bir faiz oranını belli bir süre sonra size ödemeyi taahhüt eder. X’de para yatırdığınızda banka size belli bir süre sonra bir kar payı ödemeyi taahhüt eder. Buradaki yegane fark, bankanın kazandığı para miktarına göre ödenen kar payının değişkenlik göstermesi. Yani bir nevi mevduat sahibini riske ortak ediyorlar. Ancak siz gidip X’e “benim paramın azalma ihtimali var mı?” diye sorarsanız hesap açtırmadan önce, alacağınız cevap “banka kredi verdiği kişilerden gerekirse teminat istiyor bu yüzden zarar etme olasılığı çok düşük”.
Tıpkı diğer bankalar gibi. Garanti de gerekirse teminat istiyor, hatta mortgagelarda ve araba alırken evi/arabayı ipotek etmek standart bir uygulama. Ödeyemezsen banka evi satıp kendi parasını kurtarıyor.
Diğer bankalar da X’in riskini taşıyorlar, Amerika’da daha geçtiğimiz sene yüzlerce ufak banka verdiği kredileri geri alamadığı için battı.
X’in faizle çalıştığına bir diğer kanıt da, aldığı mevduatlardaki risk faktörünü verdiği kredilere işletmemesi.
Yani, siz X’e mevduat yatırıyorsunuz ve Banka diyor ki, “sen benim riskime ortak ol, ben az kazanırsam sen de az kazan, ya da zarar edersem sen de et”. Ancak siz X’ten para alırken “ben bu parayı alıp mal almayı planlıyorum-iş yapmayı planlıyorum amma velakin ben bu alışverişten kar etmezsem, zarar edersem sen de benim zararıma ortak ol, yerine göre daha az vade farkı al” diyemiyorsunuz. Alınan vade farkı tıpkı normal bankalardaki faiz oranı gibi sabit.
Özetle, İslami Finans Kuruluşları, “faiz haramdır” diye düşünen kişilere bildiğimiz faizsiz bankacılık yapmanın güzel bir yolunu bulmuş gibi gözükse de esasen olan şey koskoca bir aldatmacadan ibaret. İslami Finans Kuruluşları da tıpkı diğer bankalar gibi mevduata (değişken faizli olsa bile) faiz ödüyor, verdiği kredilerden de vade farkı adı altında faiz topluyor.
Parasını İslami Finans Kuruluşlarında tutan inançlı kişiler de sadece kendini kandırıyor. Eğer faizin haram olduğunu düşünen bir Tanrı varsa onu kandıramadıklarını gözardı etmiş görünüyorlar.
edip yüksel geçtiğimiz hafta türkiye’deydi… önceki cumartesi günü, bakırköy sanatçılar derneği’nde bir söyleşi ve imza günü düzenledi. ben de bu söyleşiye katılacağımı duyurmuştum ancak sağlık sorunum nedeniyle kendisine eşlik edemedim. aslında özlemiştim edip’i, sık sık mailleşiyor, zaman zaman da telefonda konuşuyoruz ancak, yüz yüze görüşmeyeli iki yılı geçti…
üstelik kendisine, onda bile olmayan dört kitabını götürecektim. imzalaması için tabii, gerisin geri kütüphaneme geri dönmek üzere.
bir yazarın kendisinde bile bulunmayan, çok eski, az baskılı kitaplarına sahip olmanın ve o yazarı kıskandırmanın hazzını tadamadım.
edip, türkiye’deyken basında da isminden sıkça söz ettirdi. bunların en etkilisi, taraf gazetesi’ne verdiği röportaj oldu kuşkusuz. bu röportajdan sonra, babası molla sadrettin ve kardeşi metin’in bahisleri tekrar açıldı, hatta ve hatta diğer kardeşi müfit yüksel, basına bir açıklama yaparak “kardeşim hakkında ölüm fetvası verebilirim.” dedi.
evet, “kardeşim hakkında ölüm fetvası verebilirim…”
röportajdan benim ilgimi epey çeken cümleler oldu…
buhari’de muhammed peygamber’in cinsel hayatını anlatan hadisler için “peygamber’i dikizlemiş” demesi sarkastik ve vurucu bir örnek… “Peygamber size tuvalete nasıl gideceğinizi, kıçınızı nasıl yıkayacağınızı öğretmek için gönderilmedi.”…
“Biz Allah diyoruz ama peygamberin ismini tek başına söylersek hakaret sayılıyor. “Sallallahu aleyhi ve sellem” diyelim. Hatta o da yetmez “Hazret” diyelim, o da yetmez, “Kainatın efendisi” diyelim. Sanki Muhammed ismi kötü bir isimmiş gibi, haşa, “Muhammed” övülen demektir, hakaretmiş gibi “Sen niye hakaret ediyorsun” diyor.”
“benimle tartışın, annem babam, Müslüman diye Müslüman olacaksanız hiç Müslüman olmayın. Öyle Müslüman olamazsınız, olsanız olsanız mukallit (taklit yapan) maymun olursunuz.”
“Oğlum Yahya 5 yaşındayken ben eşimle namaz kılarken, geldi, ayakkabısıyla bize katılmak istedi. Annesi “Ayakkabını çıkar” dedi. “Niye” diye sorunca annesi “Allah öyle diyor” dedi. Yahya “ben Allah’ın öyle dediğini duymadım” dedi. Ben çok sevindim “Aferin oğlum, işitinceye kadar sen ayakkabıyla kıl” dedim.”
burada bir dipnot düşeyim; edip’in röportajında agnostikliklerinden bahsettikleri oğullarından yahya (yo-yo), “islami reform için kritik düşünceler” isimli kitapta kısa bir yazıyla, abd’de müslümanlara karşı duyulan önyargıyı ve kendisinin bunu kırmak için gerçekleştirdiği bireysel eylemden bahsederken de, beni gülümsetmişti…
ayrıca edip’in uyuşturucu kullanan vatandaşla ve sosyal devletle ilgili tespiti de etkileyici…
bakın, kardeşin kardeşi öldür(t)mesine neden olabilecek röportaj nasıl bir şeymiş :