fi-münasebet-ül miraç..
ey buhari, müslim, tırmizi.. ey cümle hadis kitabı uydurucuları.. Allah müstehakınızı versin e mi?
efendim, yüce Allah, yerleri ve gökleri yaratmadan önce arş-ı alanın üzerine (bu arş-ı ala ne menem bir şey ki üzeri de oluyor?) Muhammed adını kendi adıyla yanyana yazmış… sonra cenneti yarattığında da, tuba ağacının yapraklarına ve de huri kızlarının alınlarına Muhammed yazmış. ağacı anladık da, koskoca Kadir Mevla huri kızlarının alınlarına yazı yazıyor, neyse ki göbeklerine yazmamış, işe bak! yazdığı da : La İlahe İllallah, Muhammeden Resulallah!!!
efendim, sonracığıma yarattığı ilk insan, Adem babamız kendisine yakarırken, “Ya Rab! Muhammed Aleyhisselam hürmetine..” deyince, Allah demiş ki, “yahu Adem sen bu Muhammed’i nereden biliyorsun bakalım?”
“Ey büyük Allah’ım” demiş Adem babamız, “baktım da yere göğe, dağa taşa Muhammed yazmışsın, eh biz de eşek değiliz ya az buçuk okumamız var sayılır, gerçi ileride torunlarım dağlara taşlara tek yol devrim, Ali Ayşe’yi seviyor falan da yazacaklar ama, şimdilik Muhammed yazılı oradan bildim yani!…”
yahu hadisçiler, biraz ayıp oluyor..
şahsın biri oturmuş, ilmi edebiye ve de derin ilham ile üç ciltlik bir eser kaleme almış. “En Büyük insan, Sevgili Peygamberimiz” nam ve dokuzyüz altmış küsür sahifeden ibaret işbu inceleme, bir gazete tarafından otuz kupon getiren her müslümana meccanen takdim edilmiş ve dahi Ümmet-i Muhammedin cemi cümlesine ve de çoluğuna çocuğuna umman bir malumat kaynağı olaraktan şimdilerde evlerin televizyon ve saatli maarif takvimi altlarını, plastik güllerle çay bardaklarının arasını, formika büfelerde kafasını sallayan it biblolarıyla resimli bilmemne ansiklopedisi yanlarını süslemekte.
bu eşsiz ilim ve irfan hazinesini karıştırıyorum.
efendiiim, Adem’ den sonra tam 124 bin peygamber gelmiş geçmiş.. bunların Sonuncusu, Muhammed Peygamber’ in tam 201 adı var diyor yazar kardeşimiz. bazı din bilginlerine göre bu ad sayısı 1000′ e kadar çıkıyormuş ama, yazar; yaptığı derin ve uzun araştırmalardan sonra ad sayısını 201 olarak kesinlikle saptıyor.
yazar kardeş, incelemeleri sonucu evrenin 360 bin yıl önce yaratıldığı sonucuna varmış. ashab-kiramdan Cabir Abdullah-ül Ensarinin bir sorusu üzerine de peygamberimizin bu konudaki açıklamalarını şöyle zikrediyor; “Allah nuru dörde bölmüş, bir parçasından kalem, bir parçasından levha, bir parçasından arş, bundan da ayrıca cenneti, cehennemi falanı filanı yaratmış”.
kalem yaratıldıktan sonra Allah’a “ne yazayım?” diye sormuş, Cenab-ı Hakk da “edep ile yaz” buyurmuş.. (Yüce Tanrı’nın Türk basınındaki köşe yazarlarına bir öğüdü mü bu aynı zamanda?).. kalem aşka gelip levha üzerine Besmele-i Şerifi yazmaya koyulmuş ve bu işi tam yedi yüz yılda tamamlamış..
peygamberimiz bir gün Cebrail’ e sormuş, “yahu Cebrail sen yaratılalı ne kadar oldu?”
“hesabını bilmem” demiş Cebrail, “ama yetmiş bin yılda bir arşın ardında bir nur çıkar, ben o nuru ikibin kere gördüm, artık otur sen hesapla”
“o nur neydi biliyor musun ?” demiş peygamber.
“yooo..”
“o nur ruhlar aleminde benim ruhumun nurudur!”
Cebrail efendilik etmiş, “yok yahu” dememiş.
peygamberimizin doğduğu gece, bazı ulemaya göre 20 ağustos 570, bazı ulemaya göre 20 ağustos 571 gecesi, İranlıların bin yıldan beri hiç sönmeyen ateşleri sönmüş, Semave vadisi sular altında kalmış, Save Gölü kurumuş, İran hükümdarı Kisra’nın sarayından ondört burç çatırdayarak yıkılmış… peygamberimiz sekiz aylıkken çatır çatır konuşuyor, on aylıkken çocuklara ok atıyormuş. süt kardeşi Abdullah’la oynarken yanlarına iki beyaz elbiseli kişi yaklaşmış, Muhammed’ i tutup karnını yarmışlar, kalbini çıkarıp tartmışlar, sonra da “vallahi o!” demişler ve gitmişler.. peygamber bu olaydan sonra biraz “benzi uçuk” dolaşmış!
Ebu Cehil günün birinde peygamberimiz secde ederken başını taşla ezeceğine yemin etmiş. peygamberimiz namaz kılarken elinde bir taşla yaklaşmış, fakat bu sırada bir ejderhayla karşılaşmış! hemen geri dönmüş…
gene böyle bir arbede sırasında Ukbe bin Ebi Muayd, peygamberin yüzüne pis tükürük ve salyalarını bulaştırmış. peygamberimizin yanakları kavrulmuş ve bu pis tükürüğün izlerini hayatı boyunca taşımış.. aynı kavgada Ebu Bekir de başından yaralanmış.
miraç konusunda da ulema arasında ihtilaf mevcut… bazı bilginler peygamberin göğe kendi evinden çıktığını, kimileri de yolculuğun amcasının kızı Ümmü Hani’nin evinden başladığını ileri sürüyorlarmış! yazara göre, “şerh-i sadr” denilen göğüs açılma olayı da Ümmü Hani’nin evinde gerçekleşmiş. Cebrail ve bir kaç melek peygamberimizin göğsünü açmışlar içini zemzemle yıkayıp hikmet ve iman nuruyla doldurmuşlar ve tekrar kapamışlar…
yazar bey biraderimiz miraç olayını öyle ballandıra ballandıra anlatıyor ki, yanında cümle cami vaizi yaya kalır… Sultanahmet Camisi’ nde cuma günü kürsüye fırlayıp okumaya koyulsan cümle cemaat hökürtüyle ağlamaya başlayacak..
Muhammed’ in yukarıya çıkacağı gece Hazret-i Allah, Cebrail’ e haber göndermiş, demiş ki, “Ey Cebrail, Rıdvan’a söyle, cenneti süslesin resulüm gelecek”.. Rıdvan da başka bir melek.. Malik emir üzerine cehennem kapılarını kapatmış, Allah, zebanilere de rahat durmalarını gürültü patırtı etmemelerini buyurmuş.. gene emir ve komuta zincir içinde her cennet köşkünün önünde yetmişbin melek saf durmuş.. Cebrail cennette dolaşıp son denetlemeleri yaparken bakmış ki beygir Burak ağlıyor.. nedenini sormuş.. Burak demiş ki “ben bir gün cennette dolaşırken ya Muhammed diye bir ses duydum, o isme aşık oldum, onun aşkıyla kırkbin yıldır böyle gözyaşı dökerim”… bunun üzerine Cebrail Burak’ı alıp aşağıya Muhammed’in evine iniyor..
giderken de yanına peygamberimizin abdest alması için iki yakut ibrik içinde kevser suyu almış bir de zümrüt leğen getirmiş!… peygamberimiz besmeleyle abdestini alıp Burak’a biniyor. Burak kanatlı. sağ yanında yetmişbin melek, sol yanında yetmişbin melek, konvoy halinde göğe uçuyorlar.
yolda önlerine bir ifrit çıkıyor. Cebrail hemen İsrafil’e bir dua öğretiyor, İsrafil duayı okuyunca ifrit ortadan yok oluyor.
efendim bunlar hurmalık bir yerde duruyorlar (cennet hurması bu olsa gerek). peygamber iniyor ve iki rekat namaz kılyor. meğer burası Medine’ymiş. Sonra Musa’nın dinlendiği yerde, Meryem’ in Hazret-i İsa’yı dünyaya getirdiği yerde de namaz kıla kıla gidiyorlar..
bundan sonrasını yazar galiba Dante’ nin İnferno’ sundan araklamış, çünkü yol boyunca cehennemde yananlar, cennette serinleyenler vesaire vesaire bir sürü ahali anlatılıyor…
cennetin kapısını Muhammed’e İsmail Aleyhisselam açıyor. bütün tanıdıklar orada. Adem nurdan bir taht üzerinde oturuyor, yanında horoz şeklinde bir melek! Yahya ile İsa cennet yollarında sohbet ede ede giderken Muhammed’i görüyorlar. İsa “esselamünaleyküm” diyerekten kendisini selamlıyor.. bu arada rızk meleği Kasım’la tanışıyorlar. ağzından burnundan ateşler fışkıran bir başka melek de bu arada “subhanellezi, la yecevüzü ve hüvel melikikücebbar, subhanelmuti limen yeşaü subhanelmenleyse kimeslihi” şeklinde dua etmede.. meğer bu da Malik imiş.
cehennemin her katında bir başka çeşit kafir yanmakta. Yahudilere bir kat, Nasranilere bir kat, Mecusilere bir kat ayrılmış. cehennemde yetmişbin şehir, her şehirde yetmişbin ev var. odalar yılan ve çiyanlarla dolu burada çocuk düşüren kadınlar oturuyor!(ona göre ayağınızı denk alın ha!).. kocalarına eza ve cefa eden kadınların dilleri de kasap çengellerine asılmış(anlayana!)…
dünyada içki içenler susuzluktan kavruluyorlar(yandık desenize!).. zina edenler kazanlarda fokur fokur kaynıyor (no comment).. kocalarının paralarını müsrifçe harcayan kadınlar elleri boyunlarına bağlı azap içindeler(yaa, gördünüz mü?)..
halka zulmeden, fakir fukaraya kötü muamele edenler zebanilerden kamçı yiyorlar (aman dikkat Recep Bey).. erkekleri parayla baştan çıkaran kadınların kafaları hörgüç gibi bükülmüş(yazık değil mi kızlara canım)..
daha neler neler.. yazar kardeşimizin kitabı gerçekten eşsiz bir bilgi hazinesi.. sözgelimi göğün ancak iki rekat daha namaz kılınarak çıkılabilen altıncı katının sarı yakuttan yaratıldığını, adı Halida olan bu katta altıyüzbin melek bulunduğunu, ve her meleğin bir de yedeği bulunduğunu biliyor muydunuz? (yukarıda top mu oynuyorlar, ne yedeği?)
yaaa, echel-i cühela takımı, öğrenin bunları! pekiii, söyleyin bakalım, cennetteki Bahrüsele denizinde cebrail ezan okurken tesbih eden beşyüzbin melek hangi duayı ternnüm ediyorlar? bilemediniz değil mi? ben size söyleyeyim: “kuddüsün kuddüsünrabb-ülerbab, subhane rabbinelelazim, kudüsün rabbülmelaiketihi verruhi” duasını…
pekiii, İsmail, İshak, Yakup, Harun ve Lut peygamberin bu kattaki ortak tesbihleri nedir? “Sübhane men yasıfülvasıfüne azamatehu subhanemen haddat lehünrikabü ve zelzeletühüssifak”… şiştiniz mi?
peygamberimiz miraçtan dönünce, söylenti bu ya, bütün bunları Ümmü Hani’ye anlatmış. ne dese beğenirsiniz? “Ya Muhammed, aman bunları ümmetine anlatma, seninle dalga geçerler!…” :)
düşünüyorum da, acaba bunlar mu haklı? biz ilerleyen, ilerlemek için doğaya karşı çıkan, doğayı bozan değiştiren bilimin peşine takılmış giderken, kendimize akıl ve bilimi rehber edinmiş sıkıntıdan sıkıntıya sürüklenirken onlar, bizim yine bilim yoluyla araştırdığımız saçma sapan zırvalara yürekten inanıyor, o güzelim uyuşukluk içinde hiç bir güç harcamadan, hiç bir soruna , hiç bir açmaza düşüp katlanmadan mutlu birer bitki gibi yaşayıp ölüyorlar…
evrenin ve insanın sırları onlar için hiç de soru işareti değil; kader kısmet tevekkülün rahatlatıcı miskinliği içinde kafasını kuma gömmek, günün birinde nasılsa herkes, her şey öleceğine göre doğumundan ölümüne saksı gibi yaşayıp gitmek.. yoksa mutluluk bu mu?
göğün bilmem kaçıncı katında bilmem kaç bin meleğin tesbih duasını mırıldana mırıldana, aptesanede poponu yıkarken hangi parmağını hangi boğumuna kadar kullanacağını bile önceden saptayan şekilci bir din anlayışının demir kasnaklarına boynunu uzatıp ötesine karışmamak…
bu insanlarla dalga geçiyoruz, küçümsüyoruz, hor görüyoruz, ya bir de onlar haklıysa? göğün bilmem kaçıncı katındaki melekler konusunda demiyorum elbette ama, evrenin ve insanın sırlarını çözmeyi bütün bütüne reddedip kendini gülsuyu ve hacıyağı kokularıyla kaplı bir sis bulutunun rahatlıklarına kapıp koyvermek.. bilimi, sanatı, felsefeyi, boşlayıp sepet gibi yaşayıp ölmek… hüzünlü mü, yoksa sonuçta aynı hesaba mı geliyor? o yazar da ölecek günün birinde bu fakir de… ama o yazar rahat ve mutlu ölecek galiba.
[ENGİN ARDIÇ/ 1988 Kasım/ Tempo
İlk elektronik yayını: Nisan 2006/www.19.org]