geçtiğimiz gün sipariş üzerime elime bir kitap geçti. “zülkarneyn” den bahseden… kitaba göre, Kuran’da geçen “zülkarneyn” kıssası ve “o”ndan bahseden ayetler, uzay yolculuğu yapan bir peygamberi anlatıyormuş… daha önce de Kuran’daki “zülkarneyn” ayetlerine farklı yorum getiren Kuran meal ve tefsirleri ile çeşitli yazılar ve rivayetler okumuştum… bütün bunların üzerine, bir ikili konuşma-tartışmada da aynı konunun açılması, bendenizin de muhattabıma “şimdi anlatmak uzun sürer, bir ara yazarım, okursun” demem üzerine, bu yazıyı yazmak şart oldu. kaldı ki bu yazı, bu durumda bile oldukça geç kalmış bir yazıdır.
Kuran’ın 18. suresi olan ve “kehf” yani “mağara” suresi olarak adlandırılan surenin, 83 ve devam eden ayetlerinde, bir “kişiden” bahsedilir.
geleneksel Kuran tercüme ve açıklamaları, bu ayette geçen arapça bir ifadeyi başından yanlış yorumlayarak, beraberinde bir çok yanlışlıkların doğmasına, hatta bu hatayı destekleyen rivayetler uydurulmasına, zorlama yorumlar yapılmasına neden olmuştur.
“zülkarneyn” konusuna açıklık getirmek için, öncelikle “kehf” suresinde, 83. ayetle başlayan kıssayı ayet ayet hatta kelime kelime kelime tahlil etmek zorundayız.
“Sana Zülkarneyn’den de sorarlar. De ki: “Size ondan bir hatıra okuyacağım.”“ (18:83)
başta diyanet işleri olmak üzere, aralarında yaşar nuri öztürk, muhammed esed gibi çevirileri muteber bir çok din adamı da bulunan çok geniş bir kitle, söz konusu ayeti, yukarıda alıntıladığımız gibi tercüme eder. ve devam eden ayetler de bu çeviri üzerinden sürdürülür. bu çeviri ve anlamlandırma yanlışlığı, neredeyse bin yıl öncesine kadar uzanır.
ayetin orijinalinde geçen “zil karneyn” ifadesi, arapça’nın çok anlamlı kelimelerinden biridir.
bu kelimeyi diğer anlamlarıyla çevirip kabul eden din adamları, az önce belirttiğimiz gibi çeşitli rivayetlere ve yorumlara dayanırlar. hatta bu uğurda rivayetler uydurulduğunu ve zorlama yorumlar yapıldığını da söylemek hiç zor olmaz.
“zil karneyn” i bir isim olarak kabul eden din adamları, bu kişinin yunanlı iskender, ebu kerb şem b. ubey efrîk’ış el-himyerî ya da kim olduğu net bilinmeyen, önceki devirlerde yaşamış bir salih kişi, bir peygamber ya da bir hükümdar olduğunu iddia ederler.
oysa burada yapılan ilk hata, “zil karneyn” ifadesini bir isim olarak anlamaktan doğar.
“zil karneyn” kelimesi, arapça “zü” edatı ile, “karn” kökünden gelen “karneyn” kelimesinden oluşur.
“karn” sözcüğü türkçe’ye “boynuz, büyük çadır, bir insanın ömür süresi, çağ, nesil, toplum, kuşak” anlamlarının hepsiyle doğru biçimde çevirilebilir.
bu durumda, ayetin orijinalinde geçen “zil karneyn” tamlaması, “iki boynuz sahibi” , “iki çadır sahibi” , “iki ömür sahibi” , “iki çağ sahibi” , “iki nesil sahibi” … anlamlarına gelir.
bu anlamlardan hangisinin doğru çeviri ve yorum olacağına, ayetlerin devamını okuyarak, yani “metnin bütünü” ile karar vermek gerekir.
zira, 83. ayetten önce, konuyla ilgili başka bir ayet ya da cümle geçmemektedir. zülkarneyn kıssası, 83. ayetle başlar. ayete baktığımızda, inananların peygamberimize “zülkarneyn” i sorduklarını ve kendisinin de bunu vahiy yoluyla aldığı bilgiler ışığında açıklayacağını anlarız.
“Biz ona yeryüzünde yönetim gücünü ve her türlü imkanı verdik. / Nitekim, o bir yol izledi.” (13:84-85)
bu ayetlerde anlatıldığına göre, “zülkarneyn” yeryüzünde yönetim gücüne sahip biridir, yani bir hükümdardır. ve bu yönetiminde, bir macera yaşamıştır.
“Uzak batıya varınca güneşi büyük bir okyanusta batar buldu ve orada bir topluluk ile karşılaştı. “Ey İki Nesil Sahibi, dilersen onları cezalandır, dilersen onlara iyi davran,” dedik.” (13:86)
ayette geçen “uzak batı” ifadesi, edip yüksel’in çevirisidir. geleneksel çevirilerde, bu ifade “güneşin battığı yer” olarak geçer. ayetin anlamı bakımından her iki çeviri de doğru kabul edilebilir. ancak ayetler topluluğunun genel anlamı gereği, burada geçen “batı” , “uzak batı” ya da “güneşin battığı yer” ifadelerini, coğrafi olarak almamak gerekir. ayetlerde geçen “güneşin batması” ifadeleri müteşabih yani çok anlamlıdır ve bu ifade mecazdır. bu yüzden, “zülkarneyn” bir yere gitmiş değildir.
zülkarneyn, karşı karşıya kaldığı toplulukta “güneşi batar halde” bulmuştur.
Kuran’da “güneş” ifadesi, bir çok kez “vahiy” ya da “Kuran’ın kendisi” , “iman” anlamlarında kullanılmıştır. burada söz edilen “güneş” de bu anlamdadır.
yani “güneşin batması” ve “güneşin battığı yerdeki topluluk” , Allah’tan gelen “vahiy”den, öğretiden ve imandan, gün geçtikçe uzaklaşmaya başlayan, iman ve inançlarını kaybetmek üzere olan insanları kasteder.
daha önceki ayetlerle bu bilgimizi birleştirdiğimizde “yönetim gücü” verilen kişinin, bir seyahatte bulunduğunu, bu seyahati sonucu gittiği yerde karşılaştığı topluluğun “iman ve inançtan uzaklaşmış” halde olduğunu ve kendisine Allah tarafından inisiyatif tanındığını anlarız.
“Dedi ki, “Kim haksızlık ederse onu cezalandıracağız, Rabbine döndürülünce de onu görülmemiş bir cezaya çarpacaktır.” / “İnanıp erdemli davranana gelince, ona güzel bir ödül vardır. Ona kolaylık göstereceğiz.”” (18:87-88)
“zülkarneyn” kendisine tanınan bu inisiyatifi, “adil” bir temele dayandırmıştır. görüldüğü gibi “zülkarneyn” Allah’ın kendisine tanıdığı yetkiyi hem bu dünyada adalet ilkesiyle uygulayacağını, hem de bu kişilere ahiret yaşamında hak ettikleri karşılıkların mutlak adaletle verileceğini beyan etmiştir.
burada ikili bir “anlaşma” söz konusudur.
inanmayanlar ve haksızlık edenler hem “bu dünyada” yani zülkarneyn’in “yönetimi” altında cezalandırılacak, hem de ilahi adalete tabi olacak, inanan ve erdemli davrananlar da aynı şekilde bu dünyada ödüllendirilecekleri gibi, ahiret yaşamında da ödüllendirileceklerdir.
dolayısıyla bu “anlaşmanın” iki tarafı mevcuttur.
“Sonra bir yol (daha) tuttu. / Uzak doğuya varınca, güneşi, kendilerini güneşten koruyacak herhangi bir şeye sahip olmayan bir topluluk üzerine doğar buldu. / İşte böyle… Onun her bulduğunu tamamıyla biliyorduk.” (18:89-90-91)
“zülkarneyn”, daha sonra bir yol daha tutar.
bu ayette ve önceki ayetlerde “yol tuttu” olarak çevirilen kelimeleri “bir sebebi daha izledi” olarak da çevirebiliriz. bu durumda, zülkarneyn’in “yol tutması” fiziki anlamda “seyahat etmesi” olduğu kadar, “bir sebepten ötürü hareket etmek, öyle davranmak zorunda kaldığı” olarak da anlaşılabilir.
zülkarneyn, karşısına gelen bu sebepten ötürü, “kendilerini güneşten koruyacak hiç bir şeyleri olmayan” bir topluluğun üzerine “güneşin doğduğunu” görmüştür.
“Sonra yine bir yol tuttu. / İki seddin arasına varınca, ötesinde, nerdeyse söz anlamayan bir topluluk buldu. / Dediler ki, “Ey İki Nesle Sahip Olan (Zül Karneyn), Yecuc ve Mecuc yeryüzünde kötülük işliyorlar. Bizimle onların arasında bir engel koyman için sana bir vergi ödeyebilir miyiz?”” (18:92-93-94)
bu ayetleri doğru çevirebilmek ve tahlil edebilmek için, kimi yerlerde kelime kelime tahlil yapmamız gerekmektedir.
ayette geçen “sedd” kelimesi, “kargaşayı önleme” anlamına gelir, buradan türeyen “sedde” , “yesüddü” fiilleri, “düzeltti, barışı sağladı, belgeye (anlaşmaya) bağladı” anlamlarına gelir.
ayetlerin genelinden anlaşıldığı kadarıyla, bu ifadeler, iki anlaşmaya ve iki anlaşmanın imzalandığı kentlerin arasına işaret eder.
“zülkarneyn” iki “anlaşmanın” yapıldığı yerin arasına vardığında, hiç bir anlaşmaya uymayan ve söz anlamayan bir toplulukla karşılaşmıştır.
ayette geçen “yecüc ve mecüc” kelimeleri hakkında bir çok rivayet olsa da, bu iki kelimenin arapça olmadığı konusunda yaygın kanaat vardır. Kuran dilinin yaşayan büyük ustası hakkı yılmaz da, bu iki kelime üzerinde bir çok çalışma yaptığını ancak bu iki kelimenin kesinlikle arapça olmadığını belirtir ve eski ve yeni ahid’de yani tevrat ve incil’de geçen “gog ve magog” kelimelerinin arapçalaşmış hali olduğunu iddia eder. biz de tahlilimizde, bu görüşü doğru kabul edeceğiz.
gerek incil ve tevrat kaynaklarından, gerekse bu iki sözcüğün orijinalinden arapçalaştığı şekillerinin çağrıştırdığı anlamlardan hareketle, yecüc ve mecüc’ü bir “istila ordusunu” ifade eden bir tamlama olarak yorumlayabiliriz.
“Ye’cûc ve Me’cûc’ü belli bir tarihe ve coğrafyaya sıkıştırmak yanlıştır. Her devirde ve her bölgede Ye’cûc Me’cûc olabilir. Geçmiş devirde Büyük İskender ve ordusu Ye’cûc Me’cûc idi. Anadolu’yu istila/feth eden Alpaslan ve ordusu da Anadolu halkı için Ye’cûc ve Me’cûc idi. Bizansı istila/feth eden Fatih ve ordusu Bizans için, bugün Irak’ı işgal/istila eden Amerika ve müttefikleri de İslâm dünyası için Ye’cûc ve Me’cûc dür. Afganistan’ı, Çeçenistan’ı, Filistin’i, Vietnam’ı, Mısır’ı, Libya’yı, Fas’ı, Tunus’u istila edenler de hep Ye’cûc ve Me’cûc’dür.” (hakkı yılmaz, tebyin-ül kuran)
bu durumda şu yorumu yapabiliriz. ayette sözü edilen “söz dinlemez” kavmin “yecüc ve mecüc” olarak adlandırdığı, kendilerine göre, kendi topraklarını istila eden bir güç, bir ordudur.
bu söz dinlemez kavim, kendi cephelerinden, kendi bakış açılarından, söz konusu orduyu kötü olarak nitelemekte ve bu ordunun yer yüzünde kötülük ettiğini iddia etmektedirler. bu ordudan kendilerini koruması, istilaya son verilmesi için de “zülkarneyn”e vergi önermektedirler.
bu ayetteki kelime inceliğini ve dil oyununu yanlış yorumlayanlar, zülkarneyn kıssasının yanlış yorumlanıp yanlış anlaşılması için bir adım daha atmışlardır.
ifadedeki “kinaye” sanatını doğru tespit edersek, söz konusu “söz dinlemez kavimin” , zülkarneyn’e açıkça “sen ve ordun bize kötülük ediyorsunuz” demek yerine “yecüc ve mecüc kötülük işliyorlar” dediklerini, yani bir nevi diplomatik bir üslup kullandıklarını ve “vergi ödemeyi önerdiklerini” görürüz.
unutulmamalıdır ki, kinaye sanatı o zamanın arapçasında bolca kullanıldığı gibi, bunun doğal bir sonucu olarak da Kuran’da da bolca geçmektedir.
ayette geçen “istila eden ordu” yani “yecüc ve mecüc”, “zülkarneyn” in ta kendisidir, söz dinlemeyen kavim zülkarneyn tarafından istila edilmiş/fethedilmiş, bunun üzerine de “vergi ödemeyi” yani anlaşma yapmayı önermişlerdir. ayetlerde geçen olumsuz ifadeler, bu kavmin kendi ağzından yansıtıldığı ve kavim kinayeli diplomatik bir üslup sarfettiği için bu şekildedir.
“Dedi ki, “Rabbimin bana verdikleri daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına bir duvar kurayım.” / “Bana demir kütleleri getirin.” Her iki barikatın arasını doldurunca, “Üfleyin!,” dedi. Onu bir ateş haline sokunca da, “Getirin, üstüne erimiş bakır dökeyim,” dedi. / Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.” (18:95-96-97)
zülkarneyn kıssasının bu üç ayeti, ayetler topluluğunun en “müteşabih” ve söz sanatları içeren kısmıdır. bu yüzden söz konusu kelimeleri tek tek ele almak ve açıklamak, bunu yaparken de anlatımın bütününden yararlanmak gerekir.
zülkarneyn, fethettiği topraklarda yaşayanlardan gelen diplomatik tepki ve anlaşma önerisine sıcak bakmıştır. ayette geçen “bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına bir duvar kurayım” ifadesinde geçen “onların” kelimesi, daha önceki ayette olduğu gibi kinayelidir. burada zülkarneyn, hakem vazifesi üstlendiğinden, kendi ordusundan “onlar” diye bahsettiği gibi, “duvar kurmak” ifadesi de daha önce belirttiğimiz gibi “sedd” kökünden “anlaşma yapmak, uzlaştırmak, belgeye bağlamak” anlamına gelir.
ancak zülkarneyn, “rabbimin bana verdiği daha hayırlıdır” diyerek, vergi karşılığında anlaşma yapmayı reddetmiş, bunun yerine daha sağlam bir anlaşma yapmak istemiştir.
yukarıdaki çeviride edip yüksel’in “demir kütleleri” olarak çevirdiği ifadenin orijinali “züber-ül hadid” tamlamasıdır. arapça’da “züber” kelimesi “parça” anlamına geldiği gibi, “kitap, yazılı notlar, yazılı metinler” anlamına da gelir. “hadid” kelimesinin anlamı ise “demir” , “keskin zeka” , “keskin görüş” tür.
bu anlamıyla baktığımızda, zülkarneyn, karşı tarafa “keskin zekanızla hazırladığınız metinleri bana getirin” diyerek, ilk adımın onlardan gelmesini istemiştir.
ayette “her iki barikatın arası dolunca” şeklinde geçen ifade, “iki tepenin arasındaki boşluk dolunca / eşitlenince” , “iki ucu/tarafı eşitleyince” şeklinde çevrilebilir. bu anlatımdan, karşı taraftan gelen yazılı teklifin müzakere edildiğini ve sonunda şartların iki tarafın da kabul edeceği bir ortak metin haline getirildiğini çıkarıyoruz.
ayette geçen “üfürün” ifadesi, “imzalayın, tasdikleyin” anlamına gelir. yine aynı şekilde “demirin kızgın ateş haline getirilince üstüne su boşaltılması”, demirin daha sağlam, bükülmez olmasını sağlar. “çeliğe su vermek” deyimi de hem mecaz, hem de gerçek anlamıyla bunu ifade eder.
çevirilerde “erimiş bakır” olarak geçen “k-t-r” kökü, “su, yağmur, gözyaşı” gibi sıvıları kapsar.
yani zülkarneyn, iki tarafın da şartları ortak hale getirilip anlaşma sağlanınca yani “erimiş ateş haline getirilince” , “üzerine su dökerek” anlaşmanın sağlam olmasını sağlamıştır. yani zülkarneyn, hakem sıfatıyla, kendi güçleri ile karşı tarafın arasındaki anlaşmayı imzalamış, böylece anlaşmayı çok sağlam bir hale getirmiştir.
böylece iki taraf da anlaşmayı bozamamış, aşamamıştır.
“”Bu, Rabbimden bir rahmettir,” dedi. “Rabbimin belirlediği an gelince onu paramparça eder. Rabbimin sözü gerçektir.”“ (18:98)
bu ayetle, zülkarneyn kıssası sona eriyor. ayet, söz konusu anlaşmanın Allah’tan bir “rahmet” olduğunu ve Allah tarafından belirlenen ana kadar yürürlükte kalacağını ifade eder.
bütün bu ayetlerin ışığında, tahlillerimizden sonra “zülkarneyn” in kim olduğu sorusuna bir cevap verebilir hale geldik.
ayetlerde bahsedilen zülkarneyn, yani iki çağ sahibi, muhammed peygamber’dir.
ayetleri sırasıyla tekrar özetlersek;
muhammed peygamber, beraberindekilerle birlikte güneşin battığı yere varmış, güneşi batar halde bulmuştur. burada sözü edilen güneşin battığı yani imanın ve tek tanrı inancının kaybolmak üzere olduğu yer, medine’dir. peygamberimiz, medine’ye vardığında oranın halkıyla bir “anlaşma” yapmıştır.
daha sonra muhammed peygamber, “güneşten kendilerini koruyacak bir şeyleri olmayan” bir topluluğun yanına gitmiştir. burada sözü edilen ziyaret, peygamberimizin kabe’yi tavaf etmek üzere mekke yakınlarındaki hudeybiye’ye gitmesidir. burada hudeybiye anlaşması imzalanmıştır.
ayetlerde anlatılan iki anlaşma arasındaki söz dinlemeyen kavim, mekke ile medine arasındaki hayber’dir. peygamberimiz, hayberlilerle “hayber vesikası” denilen anlaşma imzalanmıştır.
ayetlerde, muhammed peygamber’den “iki ömür sahibi” , “iki çağ sahibi” olarak bahsedilmesi, onun hem dünyevi hem ahiret hayatına işaret ettiği gibi “hicret” olayına da işaret eder. bilindiği gibi müslümanlık tarihi, hicretten önce ve sonra olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
söz konusu ayetler indirildiği zamanda, bu bahsedilen olayların hiç biri gerçekleşmemişti. bu açıdan, söz konusu ayetlerin, peygamberimize vahiy yoluyla gaibten, yani bilinmeyenden haber verilmesi olduğu da açıktır.
peygamberimizin ise söz konusu ayetlerde anlatılan olayları, çevresindekilere “olacaklar” olarak izah etmediği, bugüne kadar bu konuda sağlam bir rivayet nakledilmemiş olmasından açıktır. bu konuda peygamberimizin “gelecekten haber veren bir kahin” imajı çizmemek için bundan imtina ettiği ancak gelen ilahi bilgi ışığında hareket ettiğini düşünebiliriz.
en doğrusunu tabii ki Allah bilir.
—
Yazımızda Hakkı Yılmaz’ın “İşte Kuran” internet sitesindeki makalesinden yararlandık. Söz konusu makaleyi ve Tebyin-ül Kuran isimli güzel eserindeki Kehs Suresi tahlilini şu linklerden okuyabilirsiniz : 1 - 2
Ayet çevirilerinde ise Edip Yüksel’in Mesaj çevirisinden aynen yararlandık.